7 Eylül 2017 Perşembe

Vazgeçmenin mücidi:Prenses Mako


İlgili resim

O gece hiç uyumadım. Uyuyamadığım gibi kimseyi de uyutmadım. “Loş bir ışık aç, Wagner dinle ve papatya çayı demle” dedi, “hemen uyursun.” Şöyle yazdım: “Bunları yaparsam hiçbir zaman sabah olmaz.”
Vazgeçmek, yazgımızın bize sunduğu bütün sürprizleri pas geçip hayatımız diye bir şey olduysa yahut olacaksa, o hayata artık vazgeçmediklerimiz bedeliyle devam edebilmektir. Bir yerde en tufansız seçimdir vazgeçmek. İnsanı diğer insanlardan ayıran asıl şeydir aynı zamanda.  
Suriye’de ışıl ışıl günlerin akşamında Somer Gazinosu doluydu hınca hınç. Munzer Skeikh Alkar - bu orkestranın ve Suriye’nin en ünlü şefi - tüm ekibiyle birlikte sahnedeydi ve belki binlerce kez prova ettikleri Arap ezgilerini tam da kararında çalıyorlardı. Suriyeli seçkin aileler, Arap emirleri ve hatta batıdan gelmiş birçok meraklı bürokrat Alkar’ı ve orkestrasını dinlerken bu coğrafyanın istikbalini de dinliyorlardı ama bunlardan hiçbirinin haberi yoktu. Şoförü Mattar Ahmed, Alkar’ı tam vaktinde evine bıraktı, o gece herkes uyuduktan sonra biraz daha çalıştı ve o meşhur besteyi, “Köşkün Kapısı”nı besteledi. İlk kez Arap makamı değil Türk makamında bir beste yaptı, karar notasını do seçti. Neden böyle yapmıştı sahiden, Zuher Tabbah sayesinde öğrendiği bu makamı niye bu eserde seçmişti kendine?

Sanırım çoktan anlamıştı ve bu anlamak kırgınlığı müjdeliyordu hikâyesine. Beyoğlu’nun Şişhane’ye yakın yokuşunda çömelmiş otururken olup bitenleri sindirmenin çabasıydı Alkar’ınki. “Yaşamak, yanında sessizleşebildiğim dostlarla güzelmiş abi” dedim, belki beni tam anlamadı ama o vakur gülüşünde gereğinden fazla anladığını da anlamıştım, o vakur gülüşünde taze bir yara aksediyordu. Somer Gazinosu’ndaki kulisten Tarlabaşı’nda 650 liraya tuttuğu eve doğru bir at koştu aklından. Vazgeçmedim, vazgeçirildim diyordu, ya da böyle demek istiyordu besbeslli.
***
Prenses Mako, Japonya kraliyet ailesinin iki prensesinden biriydi. Uluslararası haber ajansları “Tacından Vazgeçen Prenses” gibi şeyler yazıyordu hakkında. Onlara göre dünya hayatında karşısına çıkan bütün imkânlardan vazgeçiyordu, prenses olmasının bütün avantajlarını geride bırakıyordu. Kraliyet ailesine mensup soylu biriyle evlenmediği için prenses unvanının elinden alındığı, yeni hayatında halka nasıl karışacağı konuşuluyor, hatta bunun için özel ders alacağı dahi söyleniyordu. Prenses Mako, kimilerine göre cakalı bir hanedanlıktan vazgeçmişti; bana göreyse bu, anlı şanlı bir vazgeçememekti. Gönlünden ve kaderinden vazgeçmemek.
Ne kadar da şaşırıyoruz seyrinde gitmeyen hadiseler duyunca, ne kadar yerine koyuyoruz kendimizi Prenses Mako’nun. Çünkü seyrinde giden şeylerin şaşkınlığı olmaz, dolayısıyla şiiri de olmaz, yazılsa da olmaz. Son sınıfta tanışıp ertesi yıl evlenmenin şiiri yazılamaz mesela yahut son sınıfta tanışıp Trabzon hasır set alamadı diye evlenememenin, vazgeçmenin de şiiri olamaz. Alıştık artık gitmelerin insana ait alelade bir özellik olduğuna.

Yüzü Gülmeyen Prenses’in bile şiiri yazılamaz ama Prenses’ Mako’n şiiri yazılır işte, yazılır ama numara çekmeden ve sanırım şöyle de bir dizesi olabilir: gençliğimi seslendiriyor güzelliğin.
-          Prenses Mako’ya ne kadar da benziyorsun Alkhar Abi. Türkiye’ye ne kadar çok. 

Orhan Özekinci / Kültür Gündemi




7 Ağustos 2017 Pazartesi

Şampiyon



Sen şike mi yaptın; en güzel şikeyi sen yaptın.
Sen yenildin mi; en mağrur yenilgi senin yenilmendir. 
Sen yendin mi, kimse senin kadar güzel zaten yenemez.
 Sen şampiyon mu oldun; zaten her zaman şampiyon sendin.






Uçan Tekme Attım Yarime





Ayakkabılarımdan terk-i diyar eden çamur, Zeynep adında asılsız bir suretin ortasına, nasıl yapıştı onu anlatacağım şimdi. Her şey rengi kaçmış bir fotoğrafa kurşun sıkmamla başladı. Fotoğraftaki delikten gördüklerim hayret verici, her şey çok uzak! İşte bu yüzden günümüzde tüm biyografiler atıl bir pozisyon alıyor. Bir ok atsam şöyle gerilip gerilip okkalı bir ok, birileri birilerinin önüne siper olmayacak bundan eminim. Gözlerden kaybolacak, uçup gidecek. Katilim ben, asr-ı saadete göre meşru bir yerde değilim. Ama inancım sağlam, gün gelecek televizyonlar, bilgisayar monitörleri akvaryum olarak kullanılacak ve bir İngiliz kadar dakik olacağız, tramvaylar kızlara yol vermeyecek, dolmuşçunun hışmına bağlı çıkan dövüşten, kısa mesafelerde rötar yapıp mağdur olmayacağız, yayalar için olan köprüde, şuraya gidenlerle buraya gidenlerin çakışması sonucu insan trafiği yaşanmayacak. İşte biz o gün dakik olacağız. Gün gelecek sur üflenecek birileri birilerinin arkasına sığınacak ve birileri birilerinin şahidi olacak. Herkes aynı yalanı itiraf edecek. Tüm kozmetik ürünleri çatlak duvarlara sıva olarak kullanılacak, tüm ordular omuz omuza nil nehri kenarında mevzilenecek ve aynı anda rengarenk balonlara, kola kutularına ateş edecek, parti binaları siyasetçilerin çenelerini kapatmakta yahut üstlerini örtmekte kullanılacak. Gün gelecek dünyadaki tüm şiir, sinema ve müzik rezervleri tükenecek ve rüzgârlar estiren, yeterince hayran olmuş kirpiklerini de alıp geleceksin, ben olvakit ellerini tutacağım, ağır ağır yaklaşacağım sonra dönüp sana artistik bir şekilde uçan tekme atacağım.
Kaan Burak Şen







buyrun benim!





bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın
bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan.
sorularını birer muska gibi takıp da boynuna yollara düşen benim
benim için bayramlar koydular takvimlere
benim için sokağa çıkma yasakları, gecelere.
bir uçurumun önündeyim diyeceğim ama bir dağın doruğunda da olabilirim;
sonunda ikisi de aynı kapıya çıkıyor bence.
bir nesneye hep yangın öncesinde dokundum.
ve bir insanı ölümünden az önce tanıdığım çok olmuştur.
şimdi karalıyorum takvimdeki bütün rakamların üstünü artık.
sıfırdan ötesini aklım almıyor.
milât buysa eğer, kendime bir çarmıh bulmam gerek
ki her insan bir milâtı yaşar, bir yerinde hayatının
benim hayatımsa bütün milâtların toplamı oldu
bütün çarmıhları tüketti benim acılarım
bütün isalarımı gözyaşlarım boğdu.





biz kazandık!





sırtları sırtlarında başları birbirlerinin omuzlarında
hınçları birbirlerinin avuçlarında atanlar ancak,
kanları birbirlerinin ayalarına dökülenler ancak,
ayırmaz biri diğerini bir an kendi ölümünden.

Yusuf İkbal 








24 Temmuz 2017 Pazartesi

mutluyum,çünkü galip gelmedim.










kalk bir ev yap bana

s-ousha:
“ “by αPopeye
” ”


uzun bir uykudan uyandım bu sabah
yüzümü yıkadım şöyle durup bir aynaya baktım
asmadım suratımı kendimi bırakmadım
hafif çatıktı kaşlarım 
öylece bıraktım

ben şimdi uzun bir uykudan uyanmış olarak 
geceden kalmış rüyalarımı anlatsam size
beni rüyalarımdan tanır mısınız
beni arkadan görseniz tanır mısınız
beni yürüyüşümden tanır mısınız
yalnız ellerimi tanır mısınız
bir şeyi kessem mesela
kesilen şeyden beni tanır mısınız

bir şey kesiliyorsa ben mutlaka orda olurum
bir anne sütten keser bir çocuğu
orda ben
aşk ayakları yerden keser orda da 
insanlar umudunu keserler ben
beni tanır mısınız orda oluşumdan 
geçip gitmeyip duruşumdan

ben şimdi kendimi anlatsam size
beni 
iyiliğim de kötülüğüm de vahşi atlar gibidir
vahşi bir ata dokunmak gibidir güzelliğim
tanır mısınız hiç sanmam
hiç sanmam çünkü
özenilmemiş ve kimseyi ilgilendirmez güzelliğim
suya düşse kimse eğilip almaz
yani almasın
çünkü her şeyden önce bir göz gerekir bir güzelliğe
aslında doğrusu şu
yalnızca bir göz gerekir bir güzelliğe

sen öpünce beni yüzüm inceliyor ya benim
ben güzellik yarışmasının birincisiyim
forma girmedim oysa 
elma yemedim süt içmedim
ekmek ekmek ve ekmek yedim
ve tabi ki güzelliğimi hep önemsedim

sana uzanan yüzümü ve üzüntümü
sen bana bak
beni tanı elimden ve yüzümden
dağıt yüzümü böl parçala kanat

beni kolumdan tut hırpala duvara fırlat
içimden geç sen iç içe geçen bulutlar gibi
elimi tut ve beni kendimden çıkart

kalk bir ev yap bana
ama beni tanı mutlaka 
taştan bir ev yap bana 
serin bir ev
sıcağı hiç sevmem 
tanı beni
serinliği severim
taşa basmayı severim çıplak ayakla
yazın yerde yatmayı severim
sabah ve akşam vakitlerini severim

bu vakitler dünyadan değilmiş gibi
bu vakitlerde beni iyilik ve yas tutar
bu vakitlerde kadınlar genellikle evde ve uyanık olurlar
bu vakitlerde evde ve uyanık olurum genellikle
bu vakitlerde sokağa atılan ilk adım gibi
serin ve acelesiz

ben en çok serin ve acelesiz sevmeyi severim
yas tutar gibi
iyilik yapar gibi
acelesi yoktur yas tutanın
ve iyilik yapanın
severim seni
acelem yok
serinim 
seninim
acelem yok.

Melek arslanbenzer