14 Aralık 2011 Çarşamba

Sana muhtacız



Çölde, devesine, kölesiyle nöbetleşe binen Reisler Reisi'nin adaleti, ahlâkı.
Buna muhtacız.

Necip Fazıl Kısakürek

8 Aralık 2011 Perşembe

Cennet şelalesine gitsek

cennet şelalesine gitsek   

    
   

"Nerede yaşayacağımı bilmek ister misin? Zamanda kaybolmuş bir yer. Bunu kütüphanedeki bir kitaptan koparttım! Kulüp evimi ise tam buraya, hemen şelalenin yanına taşıyacağım. Kim bilir yukarıda neler yaşıyor. Oraya ulaştığımda ise bu sayfaları yaşayacağım maceralar için kullanacağım. Sadece Cennet Şelaleleri'ne nasıl gideceğimi bilmiyorum. İşte bu! Bizi oraya keşif balonuyla götürebilirsin! Bizi oraya götüreceğine söz ver! Yemin et! Yemin et! Yemin et! Güzel, söz verdin. Sözünden dönmek yok."

Up ( Yukarı Bak )
 

5 Aralık 2011 Pazartesi

Onlar benim dünya fesleğenimdir


Ebu Eyyûb Ensârî anlatıyor: Rasûlüllah'ın (s.a.v.) yanına girmiştim. Hasan ile Hüseyin Hz. Peygamber'in (s.a.v.) önünde ya da kucağında oynuyorlardı. Ben:
- Onları seviyor musun ya Rasûlallah? dedim. Bunun üzerine O:
- Nasıl sevmem onları? Onlar benim dünya fesleğenlerimdir; onları koklarım, buyurdu.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Kim sabahleyin Haşr suresinin son üç ayetini okursa



 هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ    
هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ 

 
  
"Kim sabahleyin Haşr suresinin son üç ayetini okursa,
Allah onun için yetmişbin melek
görevlendirir,akşama kadar onun için Allahtan af diler.
O gün ölürse,şehid olarak ölür.Akşamleyin okursa yine aynı sevabı alır."

(Tirmizi)



 

1 Aralık 2011 Perşembe

Ey gönül! Ben garibim,aşığım,mestim


Ey gönül!
Ben garibim,aşığım,mestim yüzünü görmek özlemindeyim.
Sana gelmek,Seninle buluşmak için pılımı pırtımı bağladım denk yaptım.
İşte şuracıkta duruyor.
Sen bütün dünyanın kıblesisin.
Kıbleden başka tarafa dönemem.
Nerede olursam olayım hep kıbleye yüz çeviririm.
Namazımı kılarken oraya dönerim.
Canım bedenimde oldukça,Senden başkasına giden yola ayak basamam,
buna imkan yok.
Sevgili ben yokluk aleminden bu dünyaya Senin aşkınla geldim.


 Mevlana

29 Kasım 2011 Salı

Seni çay içerken izlemek



Seni çay içerken izlemek,
Seni çay doldururken,
Seni demlerken çayı,
Kimseler inanmasa da düpedüz sevap

Alper Gencer

Anıların kalır


Gitmekle gidilmiyor ki...
Gitmekle gitmiş olmazsın;
gönlün kalır,
aklın kalır,
anıların kalır.

Cemal Süreya

26 Kasım 2011 Cumartesi

Ey Hamza Kalk!



Vahşi'nin mızrağı ıslık çalarak devam ediyor yoluna.Yoluna devam eden biri daha var: Hz. Hamza.Sonunda iki yol kesişiyor. Allah'ım ne manzara! Mızrak göğsünü deliyor Hamza'nın.  Kendisine özgürlük vaat edilen köle ciğerini söküyor arslanın ve Hind'e veriyor çiğnemesi için. Hind doymuyor. Arslan kulağından bir kolye takmak istiyor boynuna, arslan burnundan bir bilezik, arslan gözlerinden halhal. Ah! Manzarayı gördüğünde yüreği dayanmıyor Rasulullah'ın! Gözyaşları süzülürken: " Hiç kimse senin kadar musibete uğramamıştır ve uğramayacaktır. Benim için bundan daha büyük bir musibet olamaz. Ey Rasululllah'ın amcası Hamza! Ey Allah ve Rasûlü'nün arslanı Hamza! Ey Hayırlar işleyen Hamza! Ey Rasulullah'ın koruyucusu Hamza! Allah sana rahmet etsin! Eğer yas tutmak gerekseydi, sana yas tutardım!"diyor. O sırada uzaktan bir kadının tozu dumana katarak yaklaştığını görüyor Nebî. Hz. Hamza'nın kızkardeşi Safiyye bu! "Annene söyle geri dönsün. Kardeşinin cesedini görmesin!" diyor, Zübeyr b. Avvam'a.  Zübeyr yolunu kesiyor annesinin. Safiyye, razı olmuyor. "Onun başına gelenler Allah yolunda başına gelmiştir. Biz Allah yolunda bundan daha beterine de razıyız. Sevabını Allah'tan bekleyeceğiz. İnşallah sabredip katlanacağız." Safiyye, Hz. Hamza'nın başına geldi. Ağabeyini gözyaşlarının arkasından seyretti son kez.
"İnna lillah ve inna ileyhi râciûn" sözleri döküldü dudağından. Sonra sessizce ağlamaya devam etti.
Onu gören Hz. Peygamber ve Hz. Fâtıma da gözyaşlarıyla katıldılar hıçkırıklara. Bu öyle bir tabloydu ki çok geçmeden bir melek dahil oldu içine: Cebrail Aleyhisselam. Bir haber getirdi o büyük melek. Göklerde, " ALLAH VE RESÛLÜ'NÜN ARSLANI HAMZA!" yazdığını bildirdi Hz. Peygamber'e.
Vahşi'nin mızrağı ıslık çalarak devam ediyor yoluna.
Hz. Peygamber sesleniyor Medine'den: " EY HAMZA KALK!

Ali Ural
(sonpeygamber)


25 Kasım 2011 Cuma

Ertan,alsana şu tüfeği duvardan


Öfkemi devletle bir toprağa gömüyorum
Aklımsa çamura saplandı saplanacak
Şems çeker çıkarır kitabı havuzdan; kuru
Ertan, alsana şu tüfeği duvardan benim ellerim ıslak.

Ah Muhsin Ünlü

19 Kasım 2011 Cumartesi

Çocuk sevindirin



“Cennette büyük bir köşk vardır.İsmi ferah evidir.
Buraya ancak çocukları sevindirenler girer.”

 Hz.Muhammed (asm)

18 Kasım 2011 Cuma

SubhanAllah

SübhanAllah!

SübhanAllah” sözü, dudağına değer değmez, kendi varlığının titrekliğini hissettirir sana.
Rabbini, kusurdan, noksandan, zulümden uzak görürken, kendi kusurlarını, kendi noksanlarını, kendi karanlık yanlarını görmeye başlarsın.
Bütün hatlarınla varlık iddiasından geri çeker seni “SübhanAllah!"
Hatırlatır ki, varlığın senin elinde değil; asla senin elinde olmadı.
Yokken varlığına dair bir fikrin yoktu.
Var olma isteğin de yoktu.
Rabbine uzaklığının nişanesidir “SübhanAllah!” Uzaklıkların en uzağı ise yokluktur; hiçliktir.
Yok olan uzaktır; öylesine uzaktır ki, uzak sözcüğü bile yetmez uzaklığını ölçmeye…
Şimdi bir düşün.
Olsan da olmasan da birdi dünya; senin yokluğun bir şeyi eksik etmeyecekti yeryüzünden.
Sen olmadığında kimse yokluğunu farketmeyecekti.
Ama şimdi varsın; yokluğun dipsiz kuyusundan çıkarıldın.
Rabbinin dilemesiyle var edildin.
Rabbin seni var etmeyi diledi; ellerin yokken elinden tuttu, yüzün yokken yüzüne baktı.
İyi bil ki, en büyük sürprizdir varlığın; seni var-yok arası bir titreklikten çıkaran Rabbine minnettarlığının en doğru ifadesidir "SübhanAllah" 

Senai Demirci


11 Kasım 2011 Cuma

herşey düzelir



Çok yükseklerde bir dağ evinde,
Sabah namazında kapını çalan bulutlara dokununca.
"Ulan bu dünyada herşey düzelir." diyor insan.

 Tarık Tufan
 

5 Kasım 2011 Cumartesi

Benim gördüğümü sen de görüyor musun?


Hani insan bazen gökte yabancı bir cisim görür de gözlerine inanamaz ya, yanındakine "Benim gördüğümü sen de görüyor musun?" diye sorar. Ben de seninleyken gözlerime inanamıyordum. Kulaklarıma inanamıyordum. Vücudumdaki hiçbir hücreye inanamıyordum. Kimseye soramıyordum da "Benim gördüğümü sen de görüyor musun?" diye...

Murat Menteş

3 Kasım 2011 Perşembe

23 Ekim 2011 Pazar

Ey gitmek denen serseri


Ey gitmek denen serseri
Gelinlik kuşlar gibi sekip durma göğsümde
Yağmuru bıçakladım ben,bıçaklarım seni de!

İbrahim Tenekeci

22 Ekim 2011 Cumartesi

21 Ekim 2011 Cuma

seni düşünmek



"Yakıcı nağmeler koşturur yüreğimde...
Kola değil çay içmektir seni düşünmek."
 

Hüsrev Hatemi

14 Ekim 2011 Cuma

Allah'tan yardım isteyin



 
‎"Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin....
Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir..!"

Bakara / 45

13 Ekim 2011 Perşembe

Konuşmak istiyorum


 
Ağlamadan
dillerim dolaşmadan
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
üzerime yüreğimden başka muska takmadan
... konuşmak istiyorum.
 
 
İsmet Özel 

3 Ekim 2011 Pazartesi

Allah seni seviyor

 
 
Allah bir kullu severse sevdiğine gönderir,
terbiye ettirir,azametine yakışacak şekilde
ona edep öğretir ve nihayet onu sever.
Sana müjdeler olsun.
Seni bir mürşide/yol gösteren dosta
gönderdiyse haberin olsun,
Allah seni seviyor demektir.
 
Nakşibend Hazretleri
 
 

1 Ekim 2011 Cumartesi

Sadaka


"Su nasıl ateşi söndürüyorsa sadaka da  hataları öyle siler süpürür."

Hz.Muhammed (asm)

30 Eylül 2011 Cuma

Taş


"bir masal
bir taş ağırlığında olabilir mi?
olurmuş meğer.

birlikte bir masala inanmak istedim
ben seninle, sadece bu.
sen beni tek
tek
tek
bıraktın.

benim artık taş taşıyacak,
taş kaldıracak, taş atacak
halim mi var!" 
 

Birhan Keskin


23 Eylül 2011 Cuma

Biz ancak O'na teslim oluruz



Bismillâhirrahmânirrahîm
“Biz, (İbrâhim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık.”

Sâffât Sûresi 107


Bismillâhirrahmânirrahîm

“De ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrâhim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakub oğullarına indirilenlere,
Mûsa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik.
Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz. “

Âl-i İmrân Sûresi 84 


Salavât-ı şerife

Efendimiz Âdem’e Efendimiz Şît’i, Efendimiz İbrâhim’e Efendimiz İsmâil’i ve İshak’ı bağışlayan,
Efendimiz Yusuf’u Efendimiz Yâkup’ a kavuşturan, Efendimiz Mûsa’yı annesine ulaştıran,
Efendimiz Hızır’ın ilmini artıran, Efendimiz Davud’a Efendimiz Süleyman’ı bahşeden,
Efendimiz Zekeriyya’ya Efendimiz Yahya’yı bağışlayan,
annemiz Meryem’e Efendimiz İsa’yı (babasız) veren, Efendimiz Şuayb’ın
iki kızını (Musa as ile karşılaştırmak suretiyle) koruyan ey Allah’ım!...
Efendimiz Muhammed’e(asm) bütün nebî ve resullere senin salât etmeni istiyorum.
Efendimiz Muhammed’e(asm) şefaati ve yüksek dereceyi bağışlayan ey Allah’ım!... 


17 Eylül 2011 Cumartesi

Hadi çay koy da içelim


Adın üç kere geçti, saçma sapan bir filmde.
Yalnız olsam, çok ağlardım ama annem bakıyordu. .
"Anne" dedim,
"
Hadi çay koy da içelim."
 

Ah Muhsin Ünlü 


16 Eylül 2011 Cuma

9 Eylül 2011 Cuma

Yolumuza çıkmayın!


Bütün azalarını harbe çağır
Sofran açılsın elin şehit ballarından alsın
Saraylar damlar yeniden kurulsun
Ağaçlar içinden akan nehre
Dal çık günde bin kere ve gecelerde
Omuzbaşlarını denetleyen defterlerden yalnız sağdaki kalsın (...)
Şimdi üzgünüz arkadaş
Yolumuza çıkmayın üzgünüz (...)
Adamlarımız yiğit/ Kadınlarımız hamarat 
Çocuklarımız dolu bilinç harmanı
Köpeklerse sayılı
Elimizde cahiliye dönemi sonrası bir pala
Kavmiyetçilik etme dedik ucu kırılır
Kırıldı da (...)
Bu kahveniz
Yıldızlarınız şapkanız
Buyrun unutmuş olmalısınız dehanız şerefiniz
Buyrun cep feneriniz
Buyrun boynumuzdaki halkaya tutunun
Ve semirin
Hani dengeler kuracaktık 
Hani çağdaş uygarlıklardan tutunacaktık
Hayır batının ulusları kızıllarla karışık
Bin dokuz yüz seksen bay batıya buna şuna 
Cennetlik yapmak istemiyorum 
Çevir tarihi çevir (...)
Anlatabildik mi arkadaş acaba 
Körebe bitti duvarı kaldır at (...)
Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta 
Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz
Aynı kirli hava
Aynı kafa ayağımızın bodrumunda 
Hayır arkadaş bu hesap bambaşka
Ne son aylardayız ne bu son gün
Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe.

Cahit Zarifoğlu


27 Ağustos 2011 Cumartesi

Aldanmak öldürür


Tanzimat’tan bu yana Türk aydının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu. Aldanmak ve aldatmak... Genç nesiller Tanzimat’tan beri karşılaştıkları ihaneti görünce bir sığınak aradılar. İslamiyet’i bilmiyorlardı ve tarihlerinden utandırılmışlardı. Oysa dünyanın en büyük medeniyetini kurmuş bir ülkenin çocuklarıydık. Genç nesiller masallarla avutulamazlardı artık. Bu sahte batıcılıktan tiksinmişlerdi. İkiye ayrıldılar; ülkenin mukaddeslerine sarılanlarla, sosyalizme gönül verenler... Batının kelimeleriyle; sağcılar ve solcular.. Nesiller bu aldanışı kanlarıyla ödediler...”

Cemil Meriç 
 


19 Ağustos 2011 Cuma

İnanmak



Kader hem zamana [tarihe ve an'a] ve mekana [uzaya ve vucudumuza] yayılan; hem de bizzat bizim ruhumuza, nefsimize, zihnimize, gönlümüze, vicdanımıza, bilincimize yani varlığımızı teşkil eden yoğunluk bölgesine odaklanan gerilimin adıydı. İyi ile kötü, günah ile sevap, helal ile haram, doğru ile yanlış, ümit ile korku, ödül ile ceza, Cennet ile Cehennem arasındaydık. İnanmak insanın en ince ve en keskin sınırda hareket etmesi demekti. Buna mukabil, teslimiyette, iradenin forsunu aşan bir imkan vardı ki bunu ancak terbiyeden sonra gelen olgunluk sayesinde kavrayabilirdik.

Murat Menteş

11 Ağustos 2011 Perşembe

Sevildiğini,sevdiğini,sevindirildiğini hisset


Sana o güzel yüzü veren, sana o eşsiz gözleri bağışlayan Rabbin, sana niye sevemediğin ibadetleri, niye zoraki yapacağın meşguliyetleri emrediyor olsun ki?
Yüzünü güzel eyleyenin dini de güzel değil midir?
Rabbini bilmek, seni O'nu sevmeye vardırmıyorsa, nasıl bilmek bu?
Peygamberinin hayatının detaylarını bilmekle, sevildiğini, sevdiğini, sevindirildiğini hissedemiyorsan, nice bilmektir bu?

SENAİ DEMİRCİ 


14 Mayıs 2011 Cumartesi

Kazanma ihtimalimiz var



Suyunu içerken kulaklarını diken ve panik gözleriyle etrafı tarayan ceylan tedirginliğinde yaşıyoruz hayatı. Acaba şimdi ne olacak? Kapıyı kim çalacak? Telefonla kötü bir haber gelirse?
Nefeslerimizi tutmuş, iyi haber bekliyoruz.
Fakat ölüm, etrafımızda kol geziyor.
Gözlerinizi kapatıp, ömür kumaşınızı kesen Azrail’in makas seslerini duymaya çalışın…
 Ölümün sıcak nefesi dolanıyor ensenizde… Bunu dikkatlice baktığınız zaman incecik tüylerinizin havalanışından anlayacaksınız.
Bakın! Ayağınızın sol baş parmağı buz kesiyor azar azar… Birazdan soğukluk kulaklarınıza kadar ilerleyip filminizi ortada bitirebilir…
İşte siz o zaman kime ne diyebilirsiniz ki? Hiç! Hiç kimseye…
Dik tuttuğumuz başımız, ayaklarımızın altına düşmeden… Evet, Temmuzun kışkırtıcı güneşi bizi günahlara sevk ederken bunları düşünmeliyiz…
Kikirdeme, fingirdeme sesleri yükselirken sokaklardan, o sesi işitmeliyiz kardeşlerim: Kırt kırt kırt…
Ölümün sıcak nefesi geziniyor ensemizde ve biz su içen ceylan tedirginliğinde beklemeliyiz ezanları…
Madem oyun ve eğlenceden ibaret bu dünya, gelin seccadelerimizde oynayalım öyleyse, ufakta olsa kazanma ihtimalimiz var o zaman!

 
Bülent Akyürek


13 Mayıs 2011 Cuma

Süleymaniye Camii'nin Sırrı


Süleymaniye Cami'nin Sırrı


Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan’a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni’nin canını sıkmıştı. Sinan’ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan’a.  

  

Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye’ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ‘’ Bu ne iştir Mimarbaşı ‘’ diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu’nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni’de , Sinan’ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı. Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı. Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı.
Süleymaniye’nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Tekrar altını çiziyorum, bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.
Son bir şifre daha var..
Hani oyuklar var dedim ya isin bir odada toplanmasını sağlayan , hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye’nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.
Bu düşüncelere durgunluk verecek sanat eseri karşısında insanın Da Vinci’nin şifresi de neymiş diyesi geliyor… 

kadıncakararınca

1 Mayıs 2011 Pazar

Bizi nerede anacaksın Allah'ım


"Öyleyse Beni zikredin ki,Ben de sizi anayım."
Bakara/152

Bu nasıl iletişim!
Ne büyük vaat!
Nasıl bir şefkat!
Bizi nerede anacaksın Allah'ım?

Ali Ural

30 Nisan 2011 Cumartesi

Bursa Ulu Camii Minberindeki Gezegen Sistemi


1402 tarihinde (Hicri 804) inşa edilen Bursa’nın tarihi sembollerinden Ulu Caminin minberinin Doğu yakasında (mihraba bakan yüz) Güneş sistemi, Batı yakasında ise Galaksi Sistemi yer alırken evrenin kül olarak tasvir edildiği ileri sürüldü.. 602 yıllık tarihi minberdeki şekillerin bu tespiti doğruladığı iddia ediliyor. Minberin her iki yüzünde de şaşırtıcı şekilde birer evren krokisi var. Bu sadece bir tesadüf mü, yoksa bu minberin ustası gerçekten bir astronomi hayranı mıydı? ..
Şekillerle ilgili iddiayı ortaya atan Araştırmacı, Fevzi Ülgü ALSANCAK. 1980 yılından bu yana minber üzerinde yaptığı çalışmalarla tarihin derinliklerinde kalan gerçeklere ışık tuttuğunu söyleyen Alsancak, “Alan süsleme motiflerinde simetri yoksa mutlaka bir mesaj vardır” ilkesinden yola çıkarak,minberdeki şekiller üzerine yapılan yorumların tutarsız olduğunu söylüyor... Bilim teknoloji ve uzay bilimleri araştırma tekniklerine kafa yoran bir öğretmen olduğunu belirten Ülgü, motifleri dikkatlice incelediğinde minberin, mihraba bakan yüzünde güneş sistemini keşfettiğini söylüyor...

 Güneş ve gezegenler arasındaki mesafe büyük olduğu için yıldız gezegenlerden farklı olarak 9 damlacıklı kurs olarak işaretlenmiş...
Ülgü, yine Kündekari sanatının bir özelliği olan parçaların birleşmesiyle oluşan çukur kanal çizgilerinin de gezegenlerin yörüngesini temsil ettiğini söylüyor. Bu yüzeyde yer alan bir başka gizem ise serpiştirilmiş halde yıldız motifleri yer alması, ve bunların içinde kuyruklu yıldızların da bulunması...

Ülgü’nün dikkat çektiği en önemli detaylardan biri de, Plüton gezegeninin tek başına ayrı bir platformda ve bir açı farkı ile gösterilmiş olması. Bilindiği üzere güneş siteminin aynı düzlem üzerinde olan ilk 8 gezegeninin aksine Plüto ayrı düzlemde dolanmaktadır... 

Minberin Batı Cephesinde ise 7 adet Galaksi formatı tespit ettiğini söyleyen Ülgü, galaksi platformlarının 5 ayrı renkte sedef kakma ile gösterildiğini söylüyor. Ancak ne yazık ki bugün hatalı boyama teknikleri ile bu önemli detay büyük ölçüde yok edilmiş durumda. Ama kayıtlardan bunu doğrulamak mümkün...

Kündekari sanat açısından eşsiz bir değere sahip olan minberin ilginç bir özelliği de 6666 adet abanoz ağacı parçasından vücuda gelmesi. Bu rakamda halk arasında yaygın inaçla Kuran’ı Kerimdeki ayet sayısına tekabül etmektedir....

O dönemdeki İslam ve Türk alimlerinin matematik ve gök bilimlerine yönelik ilminin Batıya nazaran hayli ilerde olduğu da göz önüne alınırsa Ülgü’nün tezleri doğru olabilir mi?. Ne dersiniz bütün bu benzerlikler sadece bir tesadüf olabilir mi?


TARİHİ MİNBERİN ÖZELLİKLERİ
Minber bütünüyle kainatı sembolize ediyor..Minberin doğu cephesinde, biri dar dikdörtgen, diğeri alanı daha geniş üçgen biçiminde, bir diğeri en altta şerit halinde uzanan taşıyıcı dolap serisi, banko olmak üzere birbirine bitişik üç kompozisyon alanı bulunuyor. Üçgen ve dikdörtgen yüze ikisi birlikte Güneş Sistemi'nin kabartma formlarla işlendiği bir alan var. Gezegenlerin her biri yörünge hareketleriyle birlikte küresel kabartma motifler halinde Güneş'e olan uzaklık ve aralarındaki büyüklük karşılaştırmaları da verilerek olması gereken yerlerde....

Gezegenler, Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Pluto şeklinde olan Güneş'e uzaklık sıralaması da doğru. Büyüklük mukayesesi de baz alındığında Dünya'dan elli bin defa daha büyük olan Güneş, büyük bir ustalıkla mükemmel şekilde işlenmiş durumda...

Anlaşılacağı üzere dünyanın yuvarlak olup olmadığının bile tartışıldığı bir devirde bir ahşap işçisi bile o dönemde bilinen tüm gezegenleri rasgele bir yıldız olarak değil, güneş sistemimizdeki birer gezegen olarak işlemiş...
O çağda böyle bir bilgiye sahip olmak oldukça ilginç,ve o çağda bu bilginin sırrı ne..?
Alıntıdır.. 



7 Nisan 2011 Perşembe

Dedi;Her duaya cevap var


  

Yollanmamış mektuplarım vardı şehr-i kalbimde
Kahrını geceden alan bir sabahla azalan umutlarımı
Çoğaltan bir yangının şahidiydim! Geceydi. Bir feryâdın kınasını ellerime yaktığım ah-u figânım; mektuplarımdı. Mektup dediğimse, insana kulaksız duyduran, gözsüz gördürendi. Küllü bir sırdı… Yüzü suyu hürmetine yaratıldığımın hatrına inleyen nağmeler tutturdum her gece. Derdimi dert ile kavurdum Derdimde kavruldum! Dedim; “Rabbim! Ben sana dua etmekle hiç bedbaht ve mahsûn olmadım!” İhbârı ertelenen isteğimdi tek müsebbibim. İsteğim; Tüm kederlerimi helâk edecek bir muştu! Çilem; Taşıyabileceğim kadar! Sabahın tekil çoğulluğuna yakındı karanlıklar. Bir gün mekânın meçhule yakın avuçlarındayken ben, Yalaz yalaz kıyılarıma düşerken yıldırımlar, Yükümü taşıyamazken dağlar, Kıracakken dalımı kahırla esen rüzgârlar, Kurşun kurşun izini sürdüğüm adresi buldum! Yusuf’u görenlerin bıçağındaki sır ne ise, Mecnun’u çöllere düşüren ne ise, İnsanı dünyadan firâr ettiren şey ne ise, İşte onu buldum! Rahmet vardı gazabın üstünde Ve tüm sözlerin öncesine yazdım adını. Onu şahit tuttum âhiretime Onu şahit tuttum emânetime Yolunu yoluma bağladım. Tüm üşümeklerden sıyrıldım Açtım yüreğimi nasibime Mektuplarımı yollamaya başladım bir bir adresine. Eriyiverdi havf ile recâ arasında gidip gelen satırlarımın buzları Murâdımdı bu! Dedi: “Her duâya cevap var!”

18 Mart 2011 Cuma

Bir değirmendir bu dünya



Vurana vurursunuz. Vuramazsanız kaçarsınız. Kaçamazsanız eğer yersiniz dayağı.
Fakat vurana vurmak imkanınız varken vurmuyor, üstelik kaçıp gitmiyor, üstelik de başınızı eğip darbeleri sinenize çekiyorsanız, size ne demeli?!
Körpe fidanı topraktan yolmak istediler, ama gelmedi. Eğmek istediler eğilmedi. Keçiyi boynuzundan tutup sürüklemek istediler, ayak diredi. Atı ürkütmek istediler, çifte attı. Köpeğin önünden kemiğini almak istediler, saldırıp daladı. Nehri yolundan çevirmek istediler, yoluna devam etti.
Ama Sen!
Sana vursalar, vururdun. Eğseler eğilmezdin. Sürseler, sürülmezdin. Soysalar, soyulmazdın. Çevirseler, çevrilmezdin. Öyleydin ki assalar, ölmezdin.
Ve Sen!
Bir getirene on verirdin. Komşu hakkı gözetirdin. Konu hak gözetmekse eğer imanlı imansız ayırmazdın. Evini rahatını döşeğini bırakır, çamlı dağları aşar, kızgın çölleri aşar, yaptığın işler güttüğün davalarla insan takatini aşardın.
İddia ediyorlar ki Arap harfleri zormuş, kimse öğrenemez okuyamazmış, latin harfleri okuyup yazmayı yaygınlaştırmış, insanların bilgi düzeyini yükseltmiş… Etrafıma bakıyorum. İddiaların hep aksini görüyorum. Okuma yazma bilenlerin sayısı şu elli yılda yüz kişide elli kişiye bile çıkarılamamış, üstelik okuyup yazanların hali pek acıklı. İçlerinde okuldaki mecburi kitapların dışında kendi iradesiyle kitap alıp okuyan parmakla sayılacak kadar az. Oysa benim dedem mesela basit bir marangozdu. İki zahire sandığı dolusu kitabı vardı, ağır ağır kitaplar, tefsirler, Gazaliler, Camiler, Mevlanalar…
Ne mi oldu bunlar? Okuma yazma bilmeyenlere miras kaldı. Okuyabilenler de okumadı. Zira toprağa gömdüler. Devletin memurları baskın yapar, yakalarlar, vay bu harfleri mi okutur, okursunuz diye hapse atarlar diye toprağa sakladırlar.
Nasıl olmuşsa bilmiyorum, vurmuşlar bize, biz vurmamışız.
Bu anlattığımız küçük bir misaldi. Kaçabilir miydik bilmiyorum, kaçmamışız, gömmüşüz toğrağa kitapları.
Acaba vurmak bitti mi? Acaba vurdular vurdular bitti mi? Yoksa hala vurmakta mıdırlar?
Televizyon bir şamardır. Hem de kendi hanemizde kendi elimizle suratımıza inen büyük bir şamar. Bize neler yasak, şunlar bunlar. İşte bu yasakları, bu haramları televizyonun bizim hanemizin içine kadar getirir her çeşidini, barını, umumhanesini, meyhanesini ve biz oturur Müslümanlığımızla, karımız kızımızla onu seyrederiz. Ve sonra deriz ki, nasıl oluyor da mukaddesatımız elden giderken, bize vururlarken ses etmez, vurana vurmayız.
Düşünün bakalım televizyon karşısında muhallebi gibi gevşemiş bir Müslümanda değil cihat etmek, acaba kalkıp bir farzı ifa edecek kuvvet ve istek kalmış mıdır?

Cahit Zarifoğlu


.
 

18 Şubat 2011 Cuma

Kur'an Oku!


İnmemiştir hale Kur'an,bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okumak,ne de fal bakmak için!

Mehmet Akif Ersoy


4 Şubat 2011 Cuma

Akıllara ziyan bir hesaplama ve muhteşem bir aşk

 
 
 
Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi ...onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.

Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama,
aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

 
(Mihrimah Sultan Camii/Üsküdar)
 
Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.
 
Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.
Göreceğiniz manzaraysa şudur mirim:

Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay.
Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır ..
 

8 Ocak 2011 Cumartesi

Kıyısında ayrılığın



Sabırla!... titreyerek!... öyle yalın!
ve kimse olmadan oturacağız!
kıyısında ayrılığın...

Cahit Zarifoğlu