29 Nisan 2012 Pazar

İHH Etiyopya Kuran-ı Kerim Dağıtımı Projesi



Etiyopya, birçok Afrika ülkesi gibi imkânsızlıklar ülkesidir. Temel ihtiyaçlarını dahi karşılamada zorlanan Etiyopyalılar yeterli sayıda ve sağlıklı okul ve cami inşa edememişlerdir.
ETİYOPYA KUR’AN-I KERİM DAĞITIMI PROJESİ   ETİYOPYA KUR’AN-I KERİM DAĞITIMI PROJESİ

PROJENİN AMACI

Etiyopya, birçok Afrika ülkesi gibi imkânsızlıklar ülkesidir. Temel ihtiyaçlarını dahi karşılamada zorlanan Etiyopyalılar yeterli sayıda ve sağlıklı okul ve cami inşa edememişlerdir. Çocuklar okuma yazmayı ve temel dini bilgileri uygunsuz ve sağlıksız koşullarda öğrenmek zorunda kalmışlardır. Eğitim, halkın öncelikleri arasında yer alsa da, sömürgeci devletlerin üzerlerinden düşmeyen gölgeleri, Müslüman Afrika halklarını eğitim yolunda çok geri bırakmıştır. Müslüman halk ilim yolunda karşılaştığı her türlü zorluğa rağmen kendi eğitim sistemini oluşturabilmiştir. Şifahi olarak yapılan bu eğitim şekli, tüm Afrika ülkelerinde aslında şartların gerektirdiği geleneksel bir yöntem olarak kullanılagelmiştir.
Sömürgeciler kâğıt üzerinde o topraklardan çıkıp gitmiş olsalar da geride misyonerlerini bırakmışlardır. Afrika’da kol gezen misyonerler ve sözüm ona çekip giden sömürgeci devletler, eğitim sürecinde ilerlemeye çalışan, genelde Afrika devletlerinin, özelde Müslüman halkın yakasını bırakmamıştır.
Afrika’da hızla yayılan Katolik okullar, bulundukları bölgelerin en iyi örneklerini teşkil edince, kimse de devlet okulu yapmaya lüzum görmemiştir. Ayrıca Avrupa devletleri tarafından Afrika’ya yapılan eğitim yardımları, sadece bu Katolik okullara aktarılmıştır. Anlaşılacağı üzere, uygulanmak istenen siyaset, ya çocukların okuyup Hristiyan olmalarına ya da okumayıp cahil kalmalarına yönelik uygulanmıştır. Hatta bazen öyle ileri gitmişler ki, çoğu Afrika ülkesinin tarihi kayıtları değiştirilip yerine bol Hristiyanlık kokan sahte bir tarih yazılmış ve okullarda da bu şekilde öğretilmiştir. Durum böyle olunca Müslüman halk, çocuklarını bu okullara göndermek yerine hâlen geleneksel eğitim sisteminin devam ettiği medreselere göndermeyi tercih etmiştir.

PROJE BİLGİSİ
Müslüman Afrika halkı medrese eğitimine büyük önem vermektedir. Medreseler genellikle çeşitli zorlukların bir gelenek olarak şekillendirdiği şifahi eğitim sistemini uygulamaktadırlar. Hiçbir defter veya kalem kullanmaksızın, sadece öğretmenin söylemesi, çocukların da tekrarlayarak öğrenmesi ve ezberlemesi yöntemine dayanan eğitim sistemi, Afrika’nın her ülkesinde imkansızlıklardan dolayı vazgeçilmez bir yöntemdir.
Luh adı verilen tahta levhalar Etiyopya’da eğitim alanında yaşanan imkânsızlıkların nasıl aşıldığına çok güzel bir örnektir. Luh üzerine yazılan her bilgi ve ayet, ezberleninceye dek silinmeden bekletilir; ezber tamamlanınca levha silinir ve yeni dersler lavhaya yazılır. Her öğrencinin ezber yapacağı bir Kur’an-ı  Kerim’i olmadığı için bu sistem halk tarafından geliştirilmiştir.

HEDEF GRUP
Etiyopya’da yaklaşık olarak 55 milyon Müslüman yaşamaktadır. Ülkede kabul gören tespit yaklaşık 10 öğrenciye bir Kur’an-ı  Kerim düştüğü yönündedir. Ülkede nüfus sayımı olmadığı için nüfusun demografik analizlerine sahip olmasak bile 100. 000 öğrenciye Kur’an-ı Kerim dağıtılmasını hedef olarak belirlemiş bulunmaktayız.
PROJE UYGULAMA SÜRECİ VE SÜRESİ
Projenin temin edilecek fon nispetinde bir yıl içerisinde hayata geçirilmesi öngörülmektedir
PROJE MALİYETİ
Bir Kur’an-ı Kerim maliyeti  8 TL ‘dir.
Online Bağış ile yapacağınız yardımlarda bağış kısmına "ETİYOPYA KURAN PROJESİ" yazılması gerekmektedir.

Diyorum ki çay içelim




Diyorum ki çok çay içelim,uzun uzun susalım
Gözlerinde duralım sonra bir şiirlik uçurum
Tek ayak üzerinde beklerse yorulur mu dünya ?
Savaş soğuk, kuşlar güzel, Allah büyük.

Güven Adıgüzel

beni tut



Kırılgan bir köprüden sana doğru yürüyorum. Sana ulaşamazsam, sesim ve kelimelerim sana değmezse ve sen bana bir daha dokunamazsan, işte o zaman, korkarım sonsuz ve sensiz bir boşluğu yapayalnız düşleyeceğim.
 Beni tut, beni her şeye rağmen tut.

21 Nisan 2012 Cumartesi

ya da bir müjde Rabbim!




Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa
Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse…
İçimde zaptedilmez bir kırma isteği
Dizginlerini koparan bir at sanki bu
Soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
Ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
Bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
Bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
Ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim
Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük…



ya gözlerin?

 
 
 
 
Bir şehrin uzak semtleri gibi gözlerin
üzgün, kara, ayaklanmaya hazır.

 İsmet Özel
 
 

ne mektup ne bir rüya



hâlâ
ne kapıyı ardına vurdurup
ciğerime tortulanan havayı dışarı uğratan bir
mektup
ne bir rüya

Cahit Zarifoğlu



17 Nisan 2012 Salı

hüzün




eyvâh hüzün bu!
eyvâh hüzün yine
çatında alnımın..

hüznüm ağam oldu eyvâh!
bir şey yap, silkip at..
A.Cahit Zarifoğlu




15 Nisan 2012 Pazar

Allahtan iyi dost mu bulacaksınız

Onur Ünlü, ameliyattan sonra ilk röportajını HT PAZAR'a verdi

Allah ile irtibatını mümkün olduğu kadar ve her şeye rağmen sürdürme derdinde olan bir adam diyelim şiirimin arkasındaki adama..
Şimdi yanlış anladığımız şeyler var. Allah ile bir müslümanın kurması gereken ilişki efendi köle ilişkisi değildir. Allah ile kurulan ilişki dostluk ilişkisidir. Ayetlerde kerelerce geçer ” Allah ’ tan iyi dost mu bulacaksınız ” diye. benim bu ayeti anlamam yıllar sürdü. nasıl yani , nasıl , nasıl ?? 
Yani şöyle değil ;   Allah orada karşıda , ben buradayım.
Ben meseleye böyle bakmıyorum. Ben buradayım Allah da burada , biz çizginin aynı tarafındayız.

  Muhsin  Ünlü


14 Nisan 2012 Cumartesi

İkimiz birden sevinebiliriz


ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
...
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım






senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım..

Turgut Uyar



13 Nisan 2012 Cuma

Allah'a sığınırım



Çağın gürültüsünden Allah'a sığınırım.

Cengizhan Konuş



kelimeler yerlere dökülüyor



Sevgili Dost,

Kulaklar işgal altında.Bu yüzden kelimeler yerlere dökülüyorlar.Ağızların kapıları kırık.
Bu yüzden kelimeler ayağa düşüyorlar.Bu sözyığınlarını kim kaldıracak.Hiç kimse.
 Ama azarlanacak,sokaktan,"bak ne buldum"diye kelime taşıyan çocuklar evlerine.
"At o pis şeyi"denilecek onlara.
Çocuklarsa yıkayıp bazı kelimeleri saklayacaklar yastık altlarında.

Ali Ural



hem de tümm dünyaa



Eğer sen beni seversen belkide tüm dünya mutlu olacak.

Leyla ile Mecnun

bu yağmur acıtır canımı





Büzülüp kalmıştım yokluğunun başucuna.
Yağmur yağıyordu canımı acıtarak.

İbrahim Tenekeci






 

12 Nisan 2012 Perşembe

İlber Ortaylı'nın Orhan Pamuk'a cevabı

 
 
Orhan Pamuk'un bir kitabında "imam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu" şeklinde bir cümle geçmesi üzerine İlber Hoca Orhan Pamuk'a şöyle ayar vermiştir:

1. Namazın...
saati olmaz vakti olur. Saat ve vakit ayrı kavramlardır.
2. Minarenin balkonu olmaz şerefesi olur. Üstelik ezan şerefeye çıkarak değil içeriden okunur.
3. Ezanı imam değil müezzin okur.

Ortaya çıkan sonuç şu olmalıdır ki; toplumunun alışkanlık ve kültüründen haberi olmayan bir yazarın doğru eserler ortaya koymuş olması nobel almış bile olsa mümkün değildir.




Görmez misin ki...

 
 


Görmez misin ki; göklerde ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allâh’a secde ediyor.
Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur...”

(el-Hacc, 18)

9 Nisan 2012 Pazartesi

Bir yoksul aç ise...


"Bir yoksul aç ise, bunun nedeni,
zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır..
Nerede bir bolluk görsem,
onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.."

Hz. Ali (r.a)


8 Nisan 2012 Pazar

yokluğunda çok kitap okudum

 
 
Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri,
Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye...

Fazıl Hüsnü Dağlarca
 
 
 

6 Nisan 2012 Cuma

Allah (cc) korkusundan...



Kişinin Allah (CC) Hz.lerinin korkusundan tüyleri ürperdiğinde, tıpkı son baharda ağaçların yaprakları döküldüğü gibi, ufak tefek günahları bir bir dökülür."
 
Hz. Muhammed (s.a.v.)
 
 

mağlup olmuş...

 
 
Uyuyana kadar canım çıkıyordu. Mağlup olmuş bir aptaldım.
Günlük programım aşağı yukarı şöyleydi:
Öğlene doğru, CD player'de gece gündüz kesintisiz çalan Nick Cave'in The Weeping Song'u eşliğinde kalkış.
Su ısıtıcının düğmesine basış.
Zaten açık olan bilgisayarda e-posta kutusunu kontrol edip Şebnem'den cevap gelmediğini görüş.
Banyoda, kuş pislikleriyle yapılmış trajik akan bir büstü kabaca avutur gibi yüzü yıkayış.
Hazır kahveyi ve kaynar suyu, kirli bir bardağa boşaltış.
...
Sigarayı çakmağı denkleştirip yakış.
Kafeinli salya, nikotinli gözyaşı eşliğinde Şebnem'e bir düzüne e-mesaj yazış.
Arka odada bir saguaro gibi oturan Abdülcabbar'la yola çıkış.
Telefon kulübelerinde intikam müjdesi bekleyen kimselerle latettayin konuşuş.
Abdülcabbar'ın gözetiminde, hiç tanımadığım kimseleri öldürüye dövüş.
Haşat ettiğim adamlar ağlayış. Ben ağlayış. Üste başa kan, sümük, idrar, ter gözyaşı bulaşış. Kozmos frene basış.
 Güneş uçuş.
Dünya duruş.
Taş kesilmiş yumruklarla, ben içinde yaşadığım bulaşık akvaryumu kırış.

Murat Menteş

4 Nisan 2012 Çarşamba

Rachel Corrie'nin on yaşındaki hayali




Anneciğim;
27 Şubat 2003

Seni seviyorum. İnan, çok özlüyorum. Kabuslar görüyorum, rüyalarımda siz ve ben içeride, dışarıda tanklar ve buldozerler evimizi çevirmiş görüyorum. Bazen adrenalin haftalar boyu bir anestetik ilaç etkisi yapıyor, ve sonra akşamları ya da geceleri ise tekrar, beni perişan ediyor—bu, durumun gerçekliğinin küçük bir kısmı. Buradaki insanlar adına gerçekten çok korkuyorum. Dün, bir babanın, arkasında ellerinden tutmuş iki küçük çocuğuyla, evinin havaya uçurulacağını düşündüğü için, dışarıda tanklar, ve bir keskin nişancı kulesi ve buldozerler ve Jeep’lerin durduğu bölgeye doğru gidişini izledim. Jenny ve ben, birkaç kadın ve iki küçük bebekle birlikte evin içerisindeydik. Ona yanlış çeviri yapmamız yüzünden, patlatılacak olanın kendi evi olduğunu sanmasına sebep olmuştuk. Aslında, İsrail ordusu yakınlarda bir yere bırakılmış—Filistinli direnişçilerin yaptıkları gibi gözükmekte olan—bir patlayıcıyı imha etmekle uğraşmaktaydı.

Bu olay, Pazar günü tank ve buldozerler—300 insanın geçim kaynağı durumunda olan—25 serayı yıkarken, 150 kişinin tutuklanarak yerleşim bölgesinin dışında toplanıldığı ve bu sırada kafalarının üstünden ve çevrelerine ateş açıldığı yerde oldu. Patlayıcı, seraların tam önünde—tankların geri gelmeleri halinde tam geçecekleri giriş noktasındaydı. Bu adamın, evinde durmak yerine, tankların görüş alanına doğru çocuklarıyla birlikte yürümeyi daha az tehlikeli gibi hissedişini düşününce, dehşete kapıldım. Hepsinin öldürüleceğinden çok korktum ve onlarla tankın arasına durmaya çalıştım. Bunlar her gün oluyor, fakat çok acı bir biçimde, bu babanın iki küçük çocuğuyla kendini dışarı atıvermesi, sadece, şu anda beni daha da fazla etkiledi; muhtemelen bunun sebebi ise onun bana göre, bizim tercüme hatalarımız yüzünden dışarı çıkmasıydı.

Telefonda Filistinlilerin başvurduğu şiddetin durumu daha da kötü yaptığına dair söylediklerin üzerine uzun uzun düşündüm. İki yıl önce altmış bin Refah’lı işçi İsrail’de çalışıyordu. Şu anda İsrail’e çalışmak için 600 kişi gidebiliyor. Bu 600 kişiden çoğu taşındı, çünkü bura ile Aşkelon (İsrail’deki en yakın kent) arasındaki üç kontrol noktası, eskiden 40 dakikada alınan bu yolu, şimdi 12 saatlik ya da, hiç geçilemeyen bir yolculuğa çeviriyor. Bunun yanı sıra, Refah’ın 1999’da iktisadi büyüme kaynakları olarak sahip olduğu her şey tümüyle yok edildi—Gazze uluslararası havaalanı (uçak pistleri yerle bir olunca tümüyle kapatıldı); Mısır’la ticarette kullanılan sınır (geçişin tam ortasında şimdi dev bir İsrail keskin nişancı kulesi var); denize ulaşım (son iki senedir bir kontrol noktası ve de Guş Katif yerleşimi tarafından tamamıyla kesildi). Refah’ta bu İntifada’nın başından bu yana yıkılan ev sayısı 600’ün yukarısında; genellikle direnişle bağlantısı olmayan, sadece sınır bölgesinde yaşayan insanların evleri. Belki artık, Refah’ın dünyanın en fakir yeri olduğu resmi olarak kabul edilir. Yakın bir zamana kadar burada bir orta sınıf vardı. Ayrıca geçmişte, Gazze’den Avrupa’ya götürülen çiçeklerin Erez geçişinde güvenlik taramaları nedeniyle iki hafta bekletildiğini duyuyoruz. İki hafta önce kesilmiş çiçeklerin Avrupa pazarındaki değerini tahmin edebilirsin, böylece o pazar da kurumuş oldu. Ve sonra buldozerler gelir ve halkın sebze tarlaları ve bahçelerini yerle bir eder. İnsanlar için geriye ne kalıyor? Eğer aklına bir çözüm geliyorsa söyle. Benim gelmiyor.

Eğer içimizden birinin tüm yaşamı ve huzuru tamamıyla altüst edilseydi, ve eski tecrübelerimize dayanarak, askerler ve tanklar ve buldozerlerin her an bizim için geleceklerini ve ne kadar zamandır yetiştirdiğimiz bütün seralarımızı yıkacaklarını bildiğimiz halde, çocuklarımızla beraber, her an daralan bir yerde yaşasaydık, ve bunu bazılarımızın da dövülmesine ve 149 kişiyle beraber saatlerce bir yere kapatılmasına katlanarak gene yaşamak zorunda olsaydık—geri kalan neyimiz varsa korumak için sence biraz kabakuvvete dayanan yöntemlere başvurmayı deneyebilir miydik? Bu özellikle, yıkılmış meyve bahçeleri ve seralar ve meyve ağaçları gördüğümde aklıma geliyor—nice zahmetle, yıllarca bakımı ve işlemesi yapılmış. Sizi düşünüyorum, ve üzerine düştüklerinizin gelişmesinin ne kadar zaman aldığını ve bunun ne çok özveri istediğini. Şuna gerçekten inanıyorum ki, benzer bir durumda, çoğu insan yapabildiği en iyi ölçüde kendini savunurdu. Bence Craig amcam bunu yapardı. Bence büyük olasılıkla büyükannem de yapardı. Bence ben de yapardım.

Bana pasif direnişi sormuştun.

Dün o patlayıcı havaya uçurulduğunda ailenin evinin tüm camları kırıldı. O sırada bana çay ikram ediyorlardı, ben ise iki küçük bebekle oynuyordum. Şu anda zor bir durumdayım. Acı çeken insanların sürekli, tatlılıkla, üzerime titremeleri beni tam anlamıyla hasta ediyor. Birleşik Devletler’de böyle bir şeyin size çok abartılı geleceğini biliyorum. Doğrusu çoğu zaman, buradaki insanların, bilinçli olarak yaşamlarının yok edilişinin gözle görülürlüğüne rağmen, bu saf iyilikleri bana gerçek dışı gibi geliyor. Gerçekten de dünyada böyle bir şeyin, bundan daha fazla tepki görmeden gerçekleşebildiğine inanamıyorum. Acı veriyor, geçmişte de verdiği gibi, dünyanın nasıl korkunç bir yere dönüşmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek. Sizle konuştuktan sonra, belki bana tam olarak inanmadığınızı hissettim. Aslında öyle ise daha iyi, çünkü ben her şeyden çok, bağımsız eleştirel düşünüşün önemine inanırım. Ayrıca sizleyken, söylediğim her iddianın kökenini değerlendirmekte her zamankinden çok daha dikkatsiz davrandığımın da farkındayım. Bunun gibi birçok nedenden dolayı, bence kendiniz gidip, araştırmanızı yapmalısınız. Fakat bu, yaptığım iş hakkında kaygı duymama sebep oluyor. Yukarıda açıkça belirtmeye çalıştığım her durum—ve daha birçoğu—aşama aşama, genellikle belli etmeden, fakat gene de çok şiddetli bir biçimde, belirli bir grup insanın yaşam şanslarının ellerinden alınmasını ve yok edilmesini anlatıyor. Benim burada gördüğüm bu. Suikastlar, roket saldırıları ve çocukların vurulması zulümdür—fakat bunları düşünürken, konunun özünü gözden kaçırmaktan endişeliyim. Buradaki insanların büyük çoğunluğu—buradan kaçmaya yetecek maddi güçleri olsa bile, toprakları için direnişi sürdürmekten vazgeçip sadece buraları terk etmek isteseler bile (bu, belki de, Şaron’un olası hedeflerinden, daha az zalimce olanı gibi gözüküyor), bir yere gidemezler. Çünkü, vize başvurusu için İsrail’e dahi giremezler, ve çünkü, hiçbir ülke onları kabul etmez (bizim ülkemiz de, Arap ülkeleri de). Bu durumda, bence bütün yaşam imkanı, insanların dışarıya çıkamadığı, dar bir alana (Gazze) hapsedildiği için, bana göre bu durum soykırım tanımına uymaktadır. Çıkabilselerdi bile, bana göre gene soykırıma girerdi. İstersen uluslararası hukuktan, soykırımın tanımına bir bak. Şu anda hatırlayamıyorum. Bunun daha iyi, örneklemeli bir açıklamasını yapabilmeyi umuyorum. Öyle doldurulmuş sözcükleri kullanmayı sevmiyorum. Benim bu yönümü sen bilirsin. Sözlere çok önem veririm. Gerçekten, meseleyi iyice açıklamak, ve insanların kendi yorumunu yapmasına imkan tanımak isterim.

Neyse, daldan dala konuyorum. Anneciğime yazmak ve ona bu sürüp giden, sinsi soykırıma tanık olduğumu ve çok korktuğumu, ve insan doğasının iyiliğine olan temel inancımı sorgulamaya başladığımı anlatmak istedim. Bu artık bitmeli. Bana göre hepimizin her şeyi bırakıp, yaşamımızı bunun sona ermesi için çabalamaya adamamız, iyi bir fikirdir. Bana göre bu, artık aşırı bir düşünce değildir. Ben hala, Pat Benatar dinleyerek dans etmeyi ve erkek arkadaşlar bulmayı ve iş arkadaşlarımın karikatürlerini çizmeyi çok istiyorum. Fakat bunun sona ermesini de istiyorum. Hissettiğim şey güvensizlik ve korku. Hayal kırıklığı. Bunun dünyamızın esas gerçeği olması ve bizim, aslında, buna ortak olmamızdan dolayı hüsrana uğradım. Benim dünyaya gelirken istediğim bu olamazdı. Buradaki insanların dünyaya gelirken istedikleri bu olamazdı. Sen ve Babam bebek yapmaya karar verdiğinizde, beni getirmek istediğiniz dünya bu olamazdı. Capital Gölü’ne bakıp “İşte koca dünya, ben geliyorum.” derken, sözünü ettiğim bu değildi. Rahat bir yaşam süreceğim ve belki, hiç gayret etmeden, soykırıma ortak oluşumun farkına varmadan yaşayacağım bir dünyaya geldiğimi söylemek istememiştim. Dışarıda bir yerlerde şiddetli patlamalar oluyor.

Filistin’den döndüğümde, muhtemelen kabuslar görecek ve burada olmayışım yüzünden kendimi suçlu hissedeceğim, fakat bu bana daha fazla çalışma gücü verebilir. Buraya gelmek, bugüne kadar yaptığım en iyi işlerden biriydi. Dolayısıyla eğer saçmalıyorsam, veya İsrail ordusu beyazlara zarar vermemeye olan ırkçı meyilinden vazgeçerse, doğrudan doğruya bunun sebebini, benim de dolaylı olarak desteklediğim, ve kendi devletimin ana sorumlusu olduğu bir soykırımın ortasında bulunuşuma bağlayın.

Seni ve Babamı çok seviyorum. Tartışma dilimin kusuruna bakma. Tamam, yanımdaki birkaç yabancı adam bana leblebi ikram ediyor, yeyip teşekkür etmem gerek.


Rachel Corrie

3 Nisan 2012 Salı

...


"Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik,
bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yani aydınların."

Cemil Meriç




Sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım.Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.

Ah Muhsin Ünlü


Hadi.Bir bardak çay "iyi" gelir.

 
 
Nisan yüzlü sevgilim;
ben bir çay bardağına sığınıyorum şimdilerde.

Kimsesizliğimi kalabalık cümlelerde saklıyorum.


Tarık Tufan
 
 

Avuçlarım kanıyor

 
 
Aşk, gülü dikeniyle avuçlamak; ama kanayan ellerin hesabını gülden sormamaktır...

İskender Pala
 
 
 

2 Nisan 2012 Pazartesi

Ders kitabındaki Peygamber



Tabiatı insanın elinden alan bir dünyanın, öğretmene itiraz etmesi bir paradoks olmalı. Matematikten hoşnut, fizikten hoşnut, kimyadan hoşnut, fakat korkuyor mutlak sahibinden bilginin.


"Her Şeyi Bilen"i ve elçilerini istemiyor ders kitaplarında. Seçmeye bile razı değil. "Ya Peygamber'i seçerse çocuğum!" Oysa bir eğitim çılgınıydı okullarla yetinmeyip öğretmenden öğretmene koşan. Dine gelince, "Hayır," diyor. "Çocuk tabiatın kucağında öğrensin dini. Kendi kendine bulsun, bulunacak bir şey varsa." Bu durumda içinde kendi çocuklarının bulunduğu gemiyi batırırken elleri titremiyor. Bir eğitim şekli olabilir pekala yeni Robinson'lar üretmek. Fakat düşünemedikleri bir şey var. Tabiat öğretmeni öldürüleli çok oldu. İnsanın ağaçların ve yıldızların arasında kendini dinleyeceği bir kıtayı bulmak, bakırdan altın elde etmekten daha zor. İnsanın göğe ve kendine kulak verebileceği bir alan kalsaydı yeryüzünde "aşkın bilgi"den kaçırdıkları çocuklarını o bilgiyi kucaklarken bulacaklardı. Sönen güneşleri ve yıldızları seyreden gençler "Biz batanları seçmeyiz," diyerek "Bâkî" olanı tercih edeceklerdi. Hem Robinson Crusoe bile "Kötü" ve "İyi" seçenekleri arasında gidip geldikten sonra şöyle dememiş miydi: " Tanrı beni unutmadıktan sonra bütün dünya unutsa ne çıkar!"
 
 
 
Ders kitabındaki Peygamber sevindirmeli herkesi. Çocuğunuzda bulunmasını istediğiniz sıfatların hepsi O'nda, sevinin! Güvenilir olmasını istemiştiniz hep çocuğunuzun. O'nun ilk sıfatı "Emin"di. Aldatmasın kimseyi istediniz. O "Aldatan bizden değildir," demişti. Kaç kere "Doğru söyle, kızmayacağım!" diye uyardınız çocuğunuzu, yalan söylemesin tek. O yalanı münafıklık işaretlerinden biri olarak göstermiş, kendisi için yapılan abartılı övgüleri bile reddederek, "İlle de bir şey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin!" demişti sevenlerine. Kibirli bir insan olmaması için ne yapabilirim, diye düşünüyordunuz çocuğunuz için. O önünde heyecandan titreyen birine, "Sakin ol! Ben kral değilim. Kureyş Kabilesi'nden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!" diyordu.
 
 
Çocuğunun cömert olmasını istemeyen ayağa kalksın. Bakıyorum, hepiniz oturuyorsunuz. O ne kadar cömertti bilseniz. Vefat etmeden kısa bir süre önce bütün maddî varlığı yedi gümüş dirhemdi. Rabb'ine kavuşmadan önce beş dirhemin Medine'nin yoksul ailelerine verilmesini istemiş, iki dirhemi ise ailesine bırakmıştı. Vefaya gelince, en çok çocuğunuzda bu sıfat olsun istersiniz bilirim. Unutulmaktan daha ağır bir ceza var mı! Bir arkadaşı annesini şikâyet etmişti O'na, "Kötü huylu" demişti öz annesine. O razı olmamıştı bu söze. "Seni dokuz ay karnında taşırken kötü huylu değildi!" demişti, hatırlamaya davet ederek. Arkadaşı ısrar ediyordu düşüncesinde, "Ey Allah'ın elçisi! Gerçekten kötü huyludur annem!" "Ama seni iki sene emzirirken kötü huylu değildi!" dedi hemen O. Adam tatmin olmamıştı. Annesini kötülemeye devam edince, "Senin yüzünden uykusuz kalırken kötü huylu değildi!" dedi ona Elçi. Sonunda dayanamayıp, "Ama ben de karşılığını ödedim!" deyince dostu, "Ne yaptın?" diye sordu O en hayırlısı insanların. "Sırtımda taşıyarak hac yaptırdım!" dedi adam. Belli ki eğitmesi gerekiyordu arkadaşını. O güzel öğretmen, şu cümleyle noktayı koydu konuşmasına: "Bir tek doğum sancısının bile karşılığını ödemiş olmadın!"
Biliyorum en çok merhametli olmasını istemiştiniz çocuğunuzun. Ders kitaplarına girsin mi diye tereddüt edilen Peygamber, ailesine merhametliydi; elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, hamur yoğurur, ayakkabıları tamir ederdi. Arkadaşlarına merhametliydi; bir yolculukta yakacak odun toplayan dostlarından geri kalmamış, "Ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam!" demişti. Güçsüzlere merhametliydi; "Hastayı ziyaret edin, açı doyurun esiri kurtarın!" diye seslenmişti bütün zamanlara. Hayvanlara merhametliydi; aç bir devenin sahibine, "Konuşamayan bu hayvana bakarken Allah'tan kork!" diye gürlemiş, susuz köpeğe su içiren bir günahkârın cennete girdiğini haber vermişti inananlara. Ağaçlara merhametliydi, bir ağaç dalının kırılmasına bir otun yok yere koparılmasına razı olmamıştı kalbi. Düşmanlarına karşı merhametliydi; Mekke'nin fethinde kendisine yıllarca kötülük yapanlara şöyle seslenmişti bineğinin üstünden: "Hepiniz serbestsiniz!"
 
Çocuğunuzun iyi bir insan olması için dine ihtiyacı olmadığını mı düşünüyorsunuz? O halde Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar"ını okuyun. Akıl irade çekişmesini ele aldığı bu eserinde, aklın bencilliği dizginlemeye yeteceğine, dinî ve ahlakî normlara ihtiyaç olmadığına inanan maddecilere bütün varlığıyla "HAYIR!" demişti Dosto.

1 Nisan 2012 Pazar

...ve hep bağışla/yan

 
 
Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.
 
Tarık Tufan
 
 
 
 

bahar gerekiyor Allah'ım


   

Bahar gerekiyor Allah'ım!
günümüze,gülümüze,bülbülümüze değeninden
gönlümüze de
bahar gerekiyor...

Mehmet Deveci