16 Haziran 2013 Pazar

...bu aşkın bir duası olmalı





Rabbim,
bu aşkın bir duası olmalı.
Bir başlangıcı olmalı kaderini kader diye alnıma çaktığımın.
Bir çıkar yolu olmalı bunca güzelliğinin.
Rabbim,
nereden başlasam sondayım.
Kokusuna sarılıp ölmenin yok mu çaresi?

Cengizhan Konuş


14 Haziran 2013 Cuma

...Direnişçi müsveddelerine açık mektup (Hakan Albayrak)

 


Vay vay vay! Diktatörlüğe karşı direnişe geçtiniz, demokrasi mücadelesi veriyorsunuz, kapitalizme ve emperyalizme meydan okuyorsunuz, öyle mi? Onun için mi halkçı, emek dostu, antiemperyalist Allende’ye karşı ABD uşağı faşist cuntayı ‘göreve’ çağırmak için tencere tava çalan Şilili orta sınıfın izinden gidiyorsunuz? Onun için mi faiz lobisi sizi cici çocuklar olarak bağrına basıyor?

“Eylemcilerin fevkalade yüksek eğitim ve bilinç düzeyi”nden bahsediyor bazı ‘siyasi gözlemciler’, siz de kasım kasım kasılıyorsunuz “Biz neymişiz be abi!” diye. Sağa sola “o.çocuğu…” yazmayı marifet belleten eğitim ve bilinç düzeyiniz batsın, e mi?

Halk isyanıymış! Kaç tane hacı anne, kaç tane hacı baba var eylemlerinizde? Halkın konuştuğu şivelerden kaç tanesi temsil ediliyor İstanbul Taksim Gezi Parkı, Ankara Kızılay Meydanı, İzmir Kordon boyundaki ‘direnişçi’ topluluklarda? Başbakanı karşılamak için Yeşilköy Havaalanı’ndaydım. Esenboğa’daki karşılamada da bulundum. Pursaklar’daki kalabalığa da karıştım. Türkiye’de kaç tane şive varsa hepsi konuşuluyordu oralarda. Erdoğan’a sevgilerini ve bağlılıklarını bildirmek için toplananlardan pek çoğunun ‘resmi eğitim’ seviyesi düşüktü belki, ama ağzını açan “Barış” diyordu, “Kardeşlik” diyordu, “Birlik” diyordu, “Türkiye’nin güçlenmesini çekemeyenleri sevindirmeyelim” diyordu, “Ne söyleyeceksek sövüp saymadan, yakıp yıkmadan söyleyelim” diyordu; yüksek bilinç dersi veriyordu okumuş cahillere. Başbakana kast edenlere fevkalade öfkeliydiler, fakat aralarında anlaşmışçasına öfkelerini değil sağduyularını konuşturuyorlardı. “O.çocuğu…” gibi seviyesizliklere tevessül eden tek kişi çıkmadı. Atılan sloganlar arasında Taksim’e yürümeye dair bir slogan da var idiyse de, kalabalığın sağduyusu o sloganı çabucak bastırdı.

Bir onlara bakın, bir de kendinize. Siz kabasınız, saygısızsınız, saldırgansınız, ölçüsüzsünüz. Ağzınızı bozuyorsunuz, sağa sola saldırıyorsunuz, ortalığı pisletiyorsunuz, gece yarılarına kadar tencere tava çalarak komşularınızı rahatsız ediyorsunuz ve bundan haz duyuyorsunuz… Onlar ise sizin bütün tahriklerinize rağmen nezaketlerini koruyorlar, saygıyı elden bırakmamaya çalışıyorlar, memleketin itibarı daha fazla zedelenmesin diye bağırlarına taş basıyorlar. Bununla beraber, kalkınma şampiyonu, demokrasi kahramanı ve dünya lideri olarak gördükleri Başbakan Erdoğan’ı sizin kuru gürültünüzde boğdurmamaya, gâvuru sevindirmemeye kararlı olduklarını lisan-ı münasiple ifade etmekten de geri durmuyorlar tabii.

Ben AK Parti seçmeniyim. 11 senedir her seçimden zaferle çıkan bir partinin taraftarıyım. Bir kere bile zafer sevincimi CHP’li komşularıma yansıtmış değilim. Mahallemde, sokağımda zafer kornası çalmış değilim. Oturduğum apartmanda taşkınlık yaparak benim gibi düşünmeyen komşularımı rahatsız etmiş, kışkırtmış değilim. Kalkarım, AK Parti Genel Merkezi’ne gidip kutlamamı orada yaparım. Ne var ki bugün benim mahallemde, benim sokağımda, başörtülü eşim ve büyük kızım hakarete uğrama kaygısı taşımadan yürüyemiyor. Eşime ve kızıma nefret kornaları çalınıyor. CHP’li komşularım, evimizin önünde, küçük kızımın 40 derece ateşte yandığını bile bile, gece yarılarına kadar tencere tava çaldılar. Bu rezillik maalesef Türkiye’nin pek çok yerinde yaşanıyor. Her gün, her gece. Komşuluk hukuku yerlerde sürünüyor. Komşu komşuyu kin ve düşmanlığa tahrik ediyor. Yazıklar olsun!

Çok önemli not: Gezi Parkı’ndaki başörtülü hanımlar kendi ‘dava arkadaşları’ndan gördükleri ayrımcılığı protesto etmek zorunda kaldılar. Başbakanı karşılamak için toplanan onbinlerin içindeki binlerce başı açık hanımdan bir tanesinin var mı böyle bir şikâyeti? Evet; bir kendinize bakın, bir de bize.

Tepkilerinizi neyse onlar mahalle aralarına ve hatta apartmanlara taşıyarak, entelektüel kılıklı bir barbarın “İspanya İç Savaşı” senaryosunu hayata geçirmeye çalışıyorsunuz. Komşularınızı kin ve düşmanlığa tahrik etmek için yırtınıyorsunuz. “Çıkıp ‘Ne yapıyorsunuz siz?’ diye bağırsalar da şöyle güzelce bir cenk etsek kelle kucakta” diye düşündüğünüz öyle aşikâr ki. (“Birkaç ölü olsa ne güzel olur” diyen Ulusal Kanal spikerinin kulakları çınlasın.) Hal bu iken, utanmadan Başbakan Erdoğan’ı suçluyorsunuz “Milleti birbirine kırdırmak istiyor” diye. Haydi ordan!

Bir de müjdem var: İsrail yekvücut halde sizinle beraber. Siyonist yetkililer Erdoğan’a karşı mücadelenize destek mesajı vermek için birbiriyle yarışıyor. İsrail Parlamentosu Başkan Yardımcısı Moshe Feiglin “Türkiye’deki gösterilerin Erdoğan düşene kadar devam etmesi için dua ediyoruz” dedi. Gazze’ye atom bombası atılmasını isteyen İsrail Parlamentosu Dış İlişkiler ve Güvenlik Komisyonu Başkanı (eski dışişleri bakanı) Avigdor Lieberman “Türkiye’de olup bitenler karşısında mutluluğumu gizleyemiyorum” dedi. İsrail Altyapı Bakanı Silvan Şalom,”Türkiye’yi Yeni Osmanlıların iktidarından kurtaracak her gelişmeyi memnuniyetle karşılarız” dedi. Bu arada, İsrailli sağcıların Commentary dergisinde “Türk hükûmeti ile PKK arasındaki barışın bozulacağı”na dair bir yorum yayınlandı. Bilmiyorum, eğitim ve bilinç seviyeniz bu yorumu hakkıyla yorumlamaya, onun arka planındaki tezgâhı fark etmeye yetecek mi.

12 Haziran 2013 Çarşamba
Hakan Albayrak



12 Haziran 2013 Çarşamba

11 Haziran 2013 Salı

...düşünüyorum





Sesini işitiyorum
Yüreğimden bir adın daha geçiyor
Derken
Serpilip ırmak olacak bir su kalkıyor
Kımıltısız kuru topraktan
Düşünüyorum


Cahit Zarifoğlu




10 Haziran 2013 Pazartesi

..annem...evden...gidince...




korkunç bir fırtına çıkıyor
annem evden gidince

Cahit Zarifoğlu





...Şaban ayında üç gün de olsa oruç tut.




"Kıyamet gününde ulu sancak dibinde benimle buluşmak dileyen ümmetim,
üç gün de olsa Şaban-ı Şerif ayında oruçlu olsun.
Zira Şaban-ı Şerif benim ayımdır,benim sevdiğim aydır."

Hz.Muhammed(asm)

Nafile İbadetler ve Taatler Risalesi




9 Haziran 2013 Pazar

...Rümeysa'ya aşıktır Talha...




Rümeysa'ya aşıktır Talha.. O zamanlar müslüman değil daha.. Yolda giderken bakıyor ki Rümeysa orda.. Duruyor, daha önce Rümeysa'ya dediklerini tekrarlıyor;

"Seviyorum Rümeysa Seni, evlen benimle"..

Rümeysa içten içe beğenmesine rağmen kabul etmiyor. Neticede o bir müslüman değil..

Ama mert, karakterli biri... Bir anda aklına Rasulullah (sav) geliyor. Dönüyor Talha'ya;

- "O'na git" diyor.
- "Kime?"diye soruyor Talha.
Rümeysa;
"O'na, Hz Muhammed'e" diyor.

Koşuyor Talha, Rümeysa için, aşkı için..
Koşuyor çatlarcasına. O'na koşuyor..

Rasulün kapısının önündedir şimdi...
Giriyor içeri. O'nu görünce çözülüyor dizlerinin bağı..

İşte karşısında Allah Rasulü..,( Bir müddet sonra çıkıyor oradan. Yine Rümeysa'yı görüyor. Bu kez Rümeysa Soruyor ona:

-"Gittin mi?
-"Evet" diyor Talha. "Aşık oldum O'na, üzgünüm Rümeysa, senden daha çok O'nu Seviyorum artık. üzgünüm."
Kuşlar gibi Rümeysa, nasıl seviniyor bak..
-"Teklifin geçerliyse hâlâ evlenelim" diyor.

7 Haziran 2013 Cuma

...Kemalist nihilizmin ayak sesleri

Kemalist nihilizmin ayak sesleri

Yazara Mesaj Gönder

Gördüğüm, bir bedbinlik, nikbinlik, karamsarlık hali. Bir nihilizm. Kemalizm, bu ülkede iktidar sayesinde varolabilmiş bir ‘parantez’di. O parantez, demokrasinin kurumsallaştığı bir ülkede ‘iktidarda olma’ anlamında kapandı, kapanacak. Bunu hissediyor olmanın yol açtığı bir hüsran hali var birilerinde. Ben şu bir hafta içinde olup bitenlerin, nicedir yapılan benzeri denemelerin ardında, bu ümitsizliği, bu bedbinliği, bu nihilizmi görüyorum. Bu nihilizmin iyi analiz edilmesi ve tedavi imkânlarının bulunması gerek. Yoksa, sahiplerine de, bu ülkeye de zarar verecek.

CUMA AKŞAMLARI, benim için, iple çektiğim vakitler demek. Çünkü bu dünyada varoluşlarıyla zenginleştiğim bir grup arkadaşımla o akşam buluşup halleşiyoruz. Merkezinde Risale’den bir bahis. Bu sabite etrafında, dünü, bugünü, yarını dolaşan muhabbetli bir sohbet.
Dün akşam, geç ısındığımız, o yüzden geç bitirdiğimiz bir buluşma yaşadık. Sonrasında, namazın ardından uyumaya mecal bulamadım; çünkü gecenin bir yarısında dört bir taraftan korna sesleri, tencere tava sesleri, alkışlar, bağırışlar uykuma mani oldu. Ne olduğunu anlamak için pencereye yöneldiğimde, ışık yakıp söndürenleri de gördü gözlerim.
Yabancı olduğum bir manzara değildi. Sözümona ‘Susurluk aydınlansın’ iyiniyetiyle başlayan bir eylemin nasıl 28 Şubat’ın asfalt döşeyiciliğine dönüştüğünü onaltı-onyedi yıl önceden çok iyi biliyordum.
Demek, birileri, ‘bu kez tamam’ psikolojisine ulaşmış; ağaçların yeşili ve polisin yanlış müdahalesi arasında, ‘Gezi Parkı’ protestosundan bir ‘ihtilal’ umudu devşirmişlerdi.
Gecenin bir vakti, hastası, çocuğu, sabah işe dingin bir halde yetişmesi gerekeni demeden; komşu hukukunu hiç gözetmeden yapılan bu sözümona ‘protesto’nun Gezi Parkı’ndaki ağaçları korumak için olduğuna kim inanabilirdi?
Ben inanmadım.
Bu ülkede güçlünün, hele de elinde silahı varsa, bu gücü ve silahı ne kadar da kolay yanlış, usulsüz, haksız, hatta hukuksuz kullanabildiğini bilecek kadar yaşamışlığım vardı. Ama Taksim’deki eylemden 28 Şubat umudu devşirenlerin hedefinin, Gezi Parkı’nı kurtarmak yahut doğru yönetemediği gibi ciddi yanlışlar da yapan bir vali, emniyet, polisi muhasebe ve muhakemeye sevketmek olmadığının da farkındaydım.
“Ehl-i adavet mizacı bozulmuş bir çocuğa benzer. Ağlamak ister, birşey arıyor ki, onunla ağlasın.”
Benim dünyamda, olan bitenin özeti, Bediüzzaman’ın bu cümlesiydi.
Önyargılı mı konuşuyorum. Bilakis, tecrübe konuşuyor!
Varoluşunu bir ‘antagonizma’ya borçlu olan; bir Meclis darbesiyle elde ettiği iktidarı meşrulaştırmak için kendisiyle başlayan bir tarih kurgulayarak öncesini her açıdan şeytanîleştiren; ‘dört tarafı düşmanla çevrili’ bir ülkede, her daim ‘dahilî bedhahlar’ın da olduğu bir hayat algısı biçimlendiren bir yapı, ben doğmadan önce vardı, ben varken de varlığını hep sürdürdü.
Onların ‘Asr-ı Saadet’i, ‘farklı herşey kötüdür’ü hükûmet ilkesi kılmış; farklı olanı ya kovmuş, ya sürmüş, ya sindirmiş, yahut öldürmüş bir Tek Parti dönemi. Açıkçası, ‘demokrasi olduğu sürece iktidarda olamayacaklarını baştan beri biliyorlardı, hâlâ daha biliyorlar. 1908’deki ‘meşrutî demokrasi’ imkânını bizden çaldılar, ‘demokrasisiz cumhuriyet’le bizi kandırmaya kalkıştılar. Küresel reelpolitik de, buna müsaitti o günler için. İkinci Dünya Savaşı tecrübesinin ardından küresel reelpolitik otoriter ‘cumhuriyet’leri ‘demokrasi’ye zorladığında, ‘açık oy, gizli tasnif’ kepaziliğinden yüksünmediler; bu kepazeliğin ömrü ikinci seçime uzanamayınca, bu defa seçimle gelen ‘hükûmet’in ‘iktidar’ olamadığı bir ‘şeklen demokrasi’ modeli oluşturmayı denediler. Buna direnen olursa, ne yapacaklarını, 1960’ta “CHP+ordu=iktidar” formülüyle gösterdiler, ibret olsun diye bir başbakanı uyduruk bir yargılamanın ardından öldürmekten de çekinmediler.
Bu ülkede, seçimle gelmiş başbakanların, meselâ Turgut Özal’ın veya Recep Tayyip Erdoğan’ın, devletlûların ‘hükûmetsiz iktidar’ına makyaj malzemesinden öteye geçmeyecek ‘iktidarsız hükûmet’ formülüne dirençlerini ifade etmek için, ‘idam gömleğine hazır olduklarını’ söz etmeye mecbur olmaları yeterince anlamlı değil mi?
Tek Parti dönemini çarşı ortasında bekçinin başörtüsüne saldırdığı babaannem ile onlara Kur’ân öğreten komşu teyzenin nasıl süründürülüp kahrından öldüğünü anlatan ninemden; ve yağmurlu bir günde ekmek karnesi için kuyrukta beklerken kaptığı akciğer rahatsızlığını ömür boyu çeken dedemden öğrendim. 27 Mayıs’ı, öncesi ve sonrasıyla, babamdan ve annemden. 12 Mart’ı çocuk, 12 Eylül’ü genç, 28 Şubat’ı yetişkin olarak yaşadım. Aldığım Siyasal Bilgiler eğitimi ise, yüzyılın röntgenini unutulmamak üzere yerleştirdi zihnime.
Sözün özü, bu ülkede varoluşunu ve iktidarını demokrasiye borçlu olmayan; bilakis, demokrasi olduğu sürece iktidar olamayan bir yapı ve bir zümre var.
Bir zümre ki, farklı olana karşı sindirme, değilse dışlama, gerekirse ötekileştirme, düşmanlaştırma ve hatta şeytanîleştirme taktiklerini kullanmış; bundan dolayı bugün dahi yüzleri kızarmıyor. Sıkışınca, ‘kendine özgü şartlar’dan söz ediyor.
Bir zümre ki, Birinci Meclis’in İstanbul’da toplanması İngiliz işgali sebebiyle imkânsızlaşan Meclis-i Mebusan’ın devamı niteliğini hep gözlerden gizlemiş; Nisan 1923’te olup bitenler, hele ki İkinci Grubun önemli ismi Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi hiç konuşulmasın istiyor. Ama, seçilmiş başbakanlara ‘Menderes’in akıbeti’ni hatırlatmaktan utanmayacak kadar arsız.
Bir zümre ki, 1923’ü devrim, ilk demokratik seçimlerin yapıldığı 1950’yi ‘karşı-devrim’ diye tanımlıyor. Seçilmiş yöneticilere karşı orduyu ABD-NATO destekli darbe yapmaya davet etmeyi, vatanseverlik.
Allah imhal eder, ihmal etmez. Son yüz sene, hep ‘yaptığının yanına kâr kaldığı’nı düşünen; ama açıktan, ama örtülü şekilde hep asıl ‘iktidar’ olmayı başaran bir zümrenin artık yaptığı kâr etmemeye başladı. 1950’den beri, hiçbir seçimde iktidar olamadıkları gibi, artık ‘Ordu göreve’ formülleri de işlemez oldu. Yargı üzerinden sürdürdükleri bürokratik vesayet, 12 Eylül referandumuyla çöktü. Küresel reelpolitiğin rüzgârı da arkalarında değil. En son, PKK teröründen medet umdular, ‘barış süreci’ sinirlerini bozdu.
28 Şubat darbesinin yapıldığı tarihte, Yeni Asya’da köşe yazarıydım. Elindeki silaha güvenenlerin ve elinde silah olana güvenenlerin çok keyifli olduğu o günlerde, “Kemalizmin geleceği var mı?” başlıklı bir yazı yazdım. ‘Yok’ cevabını içeren bir yazıydı elbette. Niye yok? Çünkü, varolmak için iktidara muhtaç. Bugüne kadar, hep açık veya örtülü, ‘iktidar’la var olageldi; iktidarını korumak için darbeye dahi kendini mecbur biliyor diye.
Şimdi, önemli ölçüde iktidarsız kalmış bir Kemalizm var karşımızda. Askerî bürokrasi veya yargı bürokrasisi üzerinden iktidar olma imkânını neredeyse tamamen yitirmiş halde. Bel bağladıkları ‘Neo-Con’ların kaybettiği bir başkanlık seçiminden çıktı Amerika. PKK silahlı mücadeleye son verdiğini ilan ederek, şehit cenazeleri üzerinden hükûmeti devirme hayallerini söndürdü.
“Ne yapsak olmuyor, neden medet umsak elde kalıyor” karamsarlığıyla, Esed gibi bir zalime ‘yandaş’ haldeler.
Gördüğüm, bir bedbinlik, nikbinlik, karamsarlık hali. Bir nihilizm.
Kemalizm, bu ülkede iktidar sayesinde varolabilmiş bir ‘parantez’di. O parantez, demokrasinin kurumsallaştığı bir ülkede ‘iktidarda olma’ anlamında kapandı, kapanacak.
Bunu hissediyor olmanın; aşağıladığı insanlarla eşit olmanın, seksen sene ders kitaplarında aşağıladığı dindar insanların seksen senede yapılmayanları on senede yapabildiğini görmüş olmanın yol açtığı bir hüsran hali var birilerinde.
Ben şu bir hafta içinde olup bitenlerin, nicedir yapılan benzeri denemelerin ardında, bu ümitsizliği, bu bedbinliği, bu nihilizmi görüyorum.
Bu nihilizmin iyi analiz edilmesi ve tedavi imkânlarının bulunması gerek. Yoksa, sahiplerine de, bu ülkeye de zarar verecek.
Bu süreçte bize ne düşüyor derseniz, dün gece uykuma mani olan haksız ve hukuksuz gürültüler arasında, Beled sûresine, özellikle de ‘sarp yokuşu tırmanma’nın son iki göstergesi üzerinde odaklandı zihnim: “...Ve sonra, iman edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden olmaktır.”
Dikkat ve rikkat gerektiren bir süreçten geçiyoruz. Biliyorum, mesele Gezi Parkındaki ağaçlar değil, bizden nefret ediyorlar. Ama bizim, bu süreci bizden nefret edenlere karşı dahi içimizde nefret uyandırmadan geçirmemiz gerek. Acımalı, öfkeden uzak durmalı, sabretmeli; birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmalıyız.
Protestoculara yönelik polis şiddeti mi? Kesinlikle problemli. Çünkü, sabırsız ve merhametsiz...

Metin Karabaşoğlu

karakalem.net


...tut ellerimden




Sırattan incedir sevda köprüsü.

Beraber geçelim tut ellerimden.



Abdurrahim Karakoç




6 Haziran 2013 Perşembe

..olgun kişilerin kıblesi tahammüldür



Mana sahiplerinin,olgun kişilerin kıblesi sabırdır,tahammüldür.

Şekle,surete tapanların kıblesi de taşlardaki nakışlar,resimlerdir.
Putlar ve heykellerdir.
İç alemini kendilerine yurt edinenlerin kıblesi,nimetler veren,lütuf ve ihsanlarda bulunan Allah(cc)tır,
iç alemine inmeyen,dışta kalan,görünüşe tapanların kıblesi de,kadının yüzüdür.


Mesnevi



 


4 Haziran 2013 Salı

...dua kumbarası


 
 
 
Mutluluk treni gönlümüzün içinden cebimizdeki paranın kömürüyle geçiyorsa döşediğimiz raylar dağları aşabilir mi kardeşim?
Kardeşim diyorum kardeşten ötem demeyişim seni üzüyorsa hakkını helel et duanı esirgeme benden...
Duanı esirgeme!
Çünk
ü dua tüm kapıların anahtarıdır.
Bin kapılı çöllerde terk edilince,
kapıların her birinden süvari edasıyla geçişler yaşatacak bana senin duan..
Hayır dua biriktiriyorum kumbaramda başka servetim yok...