31 Temmuz 2013 Çarşamba

Ey, Rabbinin davetine icabet eden Babam! (Hz.Fatıma (ra) Efendimiz (asm) e yazdığı mersiye)


O gün ; gökyüzünün ufukları bozardı…
Gün ortasında,güneşin ziyası köreldi…
Evvel zamanların ve sonraki vakitlerin, kainatı karardı…
Peygamberin vefatından sonra dünya,
Hüzün ve kederden bir kum yığınına döndü…
Artık şimdi;Doğuların ve Batıların bütün şehirleri Ona ağlasın!
Mudar ve Yemen’in bütün kabileleri matem tutsun…

Üzerime öyle musibetler döküldü ki;
Bu elemler, gündüzlerin üstüne dökülseydi,
Nurlu gündüzler,simsiyah gece kesilirdi…

Ey, Rabbinin davetine icabet eden Babam!
Ey,Makamı Firdevs Cennet’lerinde olan Babam!
Ey, Cebraile ölüm haberine verdiğimiz Babam!
Ey, benim aziz Babam! Sana Rabbinin daveti!
Ey,benim aziz Babam! Yerin Firdevs Cenneti
Ey,benim aziz Babam! Derdimizi ancak Cebrail’e yanacağız!”


Hz.Fatıma (r.a)






25 Temmuz 2013 Perşembe

...Aşk mektupları...






Kaç kişi kaldık azizim, sevgilisine aşk mektubu yazmayı hüner sayan? Kaç kişi kaldık mürekkebi damlayan bir kalemle tek telaşı güzel cümleler kurmak olan? Gece pencerenin kenarında bir kağıdı Türkçe ile süslemeyi marifet bilen, kaç kişiyiz?

Aşk mektupları cüretkârdır en başta. Çünkü o en güzel cümlelerin en dokunaklı yerinde sevdiğinin hayal kırığı bakışlarıyla karşılaşma olasılığın yoktur mesela. Yada büyük bir cümlenin, içinden defalarca prova ettiğin yerinde sözünün kesilme olasılığı da yoktur. Sen nasıl hayal ediyorsan sevdiğini o mektubu okurken, öyle söylersin içindekileri. Aşık da sensindir yazarken, maşuk da sen… Bu yüzden cüretkârdır her şeyden önce aşk mektupları. Sakınmaz en patavatsız cümlelerini.

Aşk mektupları bir o kadar da acizdir aslında. Defalarca yırtıp atılır kağıtlar, hiç olmadı üstü çizilir “bunu temize çekerim” niyetiyle. Çünkü yazan bilir ki ne yaparsa yapsın, ne kadar tasavvur ederse etsin, yetmeyecektir cümleleri içindekini anlatmaya. İnsan kalbini de söküp koyamaz ya kağıdın üstüne… Koca evrende o küçücük aşkına yaklaşmaya çalıştırır cümlelerini, bir Tanrı misafiri çekingenliğiyle ve dünyanın en gururlu acziyetiyle.

Aşk mektupları yıkıcıdır. Çoğu zaman bir son hamledir çünkü ve bu yüzden umursamaz ardını, ötesini, berisini… Kaybedecek bir şeyin kalmadığı anlardır onlar, bilir misiniz siz? O güne kadar susulmuş şeyleri bütün duvarların üstüne salıp deviriverir. Artık yeni sınırlar çizer aşk mektupları, yeni çizgiler çizer, kendi dünyasında.

Aşk mektupları melankoliktir. Hani canlanıp beden bulsa sen ben gibi; elinde rakısı (yok yok şarabı galiba), deniz kenarında ateşini yakmış, taşa oturmuş, mehtabı izleyen bir adam oluverecek öyle. Derdi yok, tasası yok… Sanki bütün o büyük sözleri eden o değilmiş gibi. Tek derdi biraz şarap, biraz deniz, biraz zaman ve çokça aşk…

Aşk mektupları “bir adım daha atsak sanki her şey düzelecek”tir.
Aşk mektupları sabır işidir.
Aşk mektupları bir mücadeledir, en başta kendinle.
Aşk mektupları eskidir, kirlenmemiş olandır eskilerden.
Aşk mektupları bir güvercinin ayağına iliştirilmiş şiirlerin şairleriyle dost kılar seni.
Aşk mektupları sarı kokar.
Aşk mektupları el yazısıdır, elin yazısıdır.
Ve en nihayetinde aşk mektupları kalbinin ipotek senedidir, sevgiliye…

Yeditepe İstanbul.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Ezan’ı ilk kez Türkçe okuyan Sadettin Kaynak, Kur’an-ı Kerim karşısındaki acziyetlerini şöyle anlatıyor




Ezan’ı ilk kez Türkçe okuyan Sadettin Kaynak, Kur’an-ı Kerim karşısındaki acziyetlerini şöyle anlatıyor:

“Atatürk’ün arzusu; Kur’an’ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahn (ezgi) ile okunması merkezinde idi. Fakat bu bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi (düz yazı). Bununla beraber, iyi bir nesir de değildi. Kur’an’ın edaya gelmesi, lahn ile okunmaya uyması Arap dilinin medler, gunneler, idgamlar ve bunlara benzer hususiyetleri oluşundan başka, bir de Kur’an’ın kendisine has olan nefes alma için secaventleri (duraklama işaretleri), seci ve kafiye’ye benzeyen, fakat seci ve kafiye olmayan; şiire benzeyen, fakat şiir olmayan; nesre benzeyen, fakat nesir olmayan, sözün kısası herşeyiyle, her haliyle metni gibi okunmasının da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıfların hiçbiri yoktu ve bir türlü olmuyordu, olamıyordu.”


Yakın Tarih





...ona doğru yürüdüm






"Sizi anlamıyorum ama izin verirseniz ömür boyu sizi anlamaya çalışacağım. İhtimaldir ki, sıkılacağım,yorulacağım; fakat bunu istiyorum,sizi severken,sizi anlarken,sizinle ilgili herhangi bir şey için uğraş verirken sıkılmayı,yorulmayı istiyorum,"
dedi. 
Onu sevmemek imkansızdı. Dünyayı bir kenara bıraktım,ona doğru yürüdüm. 


Beşerler..







Ünlü Fransız tarihçi'nin bir İstanbul anısı








"...Yol arkadaşım olan bir Macar subayının eşyasıyla kendi eşyamı nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Köylü de atlarını koşumdan çıkarıp bizi bütün eşyamızla birlikte sokağın ortasında bıraktı.

Ben onun uzaklaştığını görünce 'Burada birisinin kalması lazım.' dedim. 'Niçin?' dedi yanımdaki Türk hayretle. 'Eşyalarımızı beklemek için tabii.' dedim. O şu cevabı verdi: 'Buna gerek yok. Eşyalarınız bir hafta geceli gündüzlü burada kalsa bile hiç kimse ilişmez.'


Ben bu söze itimat ederek eşyaları bıraktım ve döndüğümde her şeyi eksiksiz, yerli yerinde buldum. Şunu da hatırlatayım ki, o bir hafta zarfında Türk askerleri mütemadiyen oradan gelip geçmekteydi. Bu vak'a bütün Fransız, Ingiliz kiliselerinin kürsülerinden Hristiyanlara ilân edilmelidir! İçlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!"


[Ünlü Fransız tarihçi ve seyyah Henri Abdolonyme Ubicini'nin, "Courriers Sur La Turquie (XIX. siècle)" adlı eserinde yer verdiği Istanbul anılarından biri.]

Yakın Tarih





...orda bir savaş var içimde






Orda bir savaş var içimde
Kokla şair bu taşı Gazze den getirdim
Bu görmüş olduğun kurşun
Filistin'in göğsünden çıktı
Sen oğuz atay da yüzerken
İntahar yiyip intihar kusarken
Bir çocuk adam gibi öldü

Hakan Albayrak



...iyi fikir







Hiba Ammar, Filistinli bir gelin, mehir yerine damattan Nur Suresini ezberlemesini istedi.

Fotoğrafta damat nikah sırasında Nur Suresini okuduktan sonraki hali..

Allah mesut etsin





19 Temmuz 2013 Cuma

...Adnan Menderes nur içinde yat







Ezanın Arapça okunması Türkiye genelinde resmen yasaklandı. Diyanet, yasağı 

bir genelgeyle duyurdu. (1932) 

16 Haziran 1950'de  Adnan Menderesin iktidara gelmesi ile ezanımız arapça  

olarak okunmasına karar veriliyor.








16 Temmuz 2013 Salı

...çivi







saatlere inanmıyorum artık
hepsi çivilerle asılıyor duvara
insan kendi yazdığı şiiri de sevebilir
durup dururken bir bozkır ekleniyor yüzüme
her Ağustosu başka bir Temmuz öldürüyor
içim buğulanıyor

çocukluğumda öğrendim
okuduğum kitaplardan korkmayı
deniz çırpındıkça ihtiyarlar sandım
tırnaklarım uzadıkça kısaldı ömrüm
buradaysam varsam
bir mutsuzluk gibi oturuyorsam karşıma zamanlar alıp
iyileşmiyor işte dosta gösterilmeyen yara

bu şiiri ne kadar seversen o kadar sev beni de
hem söylemek zor hem susmak Helen
bir insan ne kadar sevebilir ki başka bir insanı
üstelik yorulmuşken ölümler kurmaktan
avuç avuç çivi serptim içime
artık ağır bir yağmur dökülür yüzümden
buğulandım

ne söylersen
parmaklarınla yaz içime 


Abdullah Eraslan 







12 Temmuz 2013 Cuma

...Biz O'ndan iyi Rabb bulamadık ki





bir adam kölesini satmaya götürüyordu. köle üzgündü. dedi ki efendisine: "siz benden iyi köle bulabilirsiniz ama ben sizden iyi efendi bulamam." adam kölesini satmaktan vazgeçti. bizden daha iyi kul bulabileceği halde, bizi "satmayan", bir de satın almaya değer gören Rabbimize ne kadar şükür borçluyuz! Biz O'ndan iyi Rabb bulamadık ki hiç...

Senai Demirci



...Alıştığın sofraları terk et, Söz sofrasına otur şimdi.




Oruçlusun. Tıpkı Mûsa gibi "Mukkades Tûva Vadisindesin." [TâHâ, 12] "Senin Rabbin Benim, Ben" [TâHâ, 12] diyen sesi duyup razı olmuşsun Rabbine. Seni aç ve susuz bırakmasına itiraz etmiyorsun. Halini Rabbinin dilemesine göre ayar ediyorsun. 

"Çıkar nalınlarını..." [TâHâ, 12] diyen o sesi sen de duydun. İtaat ettin. Ekmeği ve suyu çıkardın gündeminden. Aç ve susuzsun. Çekildi eşya etrafından. Çarelerin kesildi. Ayakların çıplak; acz ve fakr içinde yürüyorsun. Elinden bir şey gelmiyor; acizsin. Elinde bir şeyin yok, fakirsin. Çıkarmışsın nalınlarını. Güvenmiyorsun kudretine. Sığınmıyorsun servetine. 


Altı üstüne geldi hayatının. Alışkanlıklarını terk ettin. Ekilmeye değer bir arazi gibisin şimdi; rahatsız ediliyorsun, kazılıyorsun. Aç ve susuz bırakılıyorsun. Senden hasat ümit ediyor Sahibin ki, kazıyor beden toprağını. Dönüştürüyor seni. Halden hale yuvarlıyor. Tokluğunu açlığa çeviriyor. Kendini kendine yeter bilirken, seni kendine yetersiz kılıyor. Ümidi olmasaydı senden, kendi haline bırakırdı seni. Ümidi var ki, seni sana bırakmıyor.


Şimdi duy o muhteşem müjdeyi: "Ben seçtim seni, Ben ..." [TâHâ, 13]
"Seçtim seni Ben, orucun damarlarında dolaşan sen olasın diye. Ben seçtim seni, açlığını değerli bir armağan olarak satın aldığım sen olasın diye. Seni seçtim Ben ki, Benden seve seve razı oluşuna karşılık seve seve razı olduğum sen olasın. Seni seçtim Ben, aczini ve fakrını fark edip kudretimin ve rahmetimin dergâhına gelen sen olasın diye. Seni seçtim Ben ki, senden önce oruç tutan güzellerin ve iyilerin yerinde sen durasın. Seni seçtim Ben ki, bedeninin kaygısından kurtulasın da, aklına rızık arayasın. Seni Ben seçtim ki, temiz akıllara rızık olarak indirdiğim Söz'ümün muhatabı sen olasın, sen..."


"Öyleyse, dinle şimdi sana vahyolunanı" [TâHâ, 13]
Alıştığın sofraları terk et, Söz sofrasına otur şimdi. Alıştığın sofraya otururken, Söz Sahibinin izniyle otur. Ekmek gibi tat Rabbinin sözünü. Sıcacık ve taze. Su gibi yudumla Rabbinin sözünü. "Serin ve selametli."



Senai Demirci




...ölsek ya biraz





sonra kuşlar uçuyordu

gökyüzünün imzasını attılar bakışlarıma

ve eğimini düşündüm insanın

toprağa olan eğim

hep göğe baş kaldıran başım

bir kuşun kanadında asılı kalmış hevesim

kursağıma dizili şu denklem

şimdi,

ölsek ya biraz.



Selim Işık






11 Temmuz 2013 Perşembe

Boşka ile Admira (Srebrenica katliamı unutma unutturma)




Boşka ve Admira Yugoslavya parçalanmadan önce Saraybosna' da yaşayan iki genç. Admira Müslüman Boşka ise Sırp bir aileden. Ama ikisi de Saraybosnalı. Çocuklukları aynı mahallede geçer. Lise yıllarında bu iki genç birbirlerine aşık olup nişanlanırlar. 1992 yılının ilkbaharında Boşka ve Admira evlilik planları yaparken Bosna'da savaş başlar.

Bu tarihten itibaren bu iki insanın hayatlarına anlam kazandıran birçok şey savaşın acımasız ellerinde bir bir yok olup gider. Önce Sırp ordusunun Bosna'yı talan edip masum ve savunmasız insanları toplama kamplarında katletmelerini seyrederler. Sonra birlikte büyüdükleri insanların birbirlerine düşman oluşuna oynadıkları sokakların yaşadıkları evlerin yıkılışına şahit olurlar. Bütün bu karmaşanın içinde Boşka ve Admira'nın sarılıp tutundukları iki şey vardır: birbirlerine olan sevgileri ve Saraybosna'ya tutkunlukları.

Birçok Saraybosnalı gibi Boşka ve Admira da hazırlıksız ve savunmasız yakalanırlar Sırp kuşatmasına. Yine de şehri terketmezler. Bu arada Boşka'nın birçok arkadaşı Saraybosna'yı çevreleyen Sırp çetelerine katılırlar ve Boşka'nın da katılması için baskıda bulunurlar. Boşka her seferinde reddeder.

Admira ile birlikte Saraybosna'da kalıp şehirdeki yaşlı ve düşkünlere yardım ederler. Onlar için yiyecek kuyruklarında beklerler. Kışın evlerine odun taşırlar. Kuşatma çemberi gün geçtikçe daha da daralır. Yaşam daha da zorlaşır. Bunun üzerine yaşadıkları yeri terkedip şehrin merkezine yerleşirler. Bu arada Boşka'nin ailesi Sırbistan'a göçer.

Boşka ve Admira'nın Saraybosna'da verdikleri yaşam mücadelesi iki yıl sürer. Bu arada evlenirler de. 1994 ilkbaharında Sırbistan'a Boşka'nin ailesinin yanına gitmeye karar verirler. Saraybosna'nın giriş-çıkışlarını tutan Sırp askerlerinden ve şehri savunan direniş gruplarından izin alırlar.

Geçiş günü gelir. Boşka ve Admira önce Admira'nın ailesini ziyaret edip onlarla vedalaşırlar. Sonra askerlerin onlara söylediği geçis noktasına doğru yürürler. İkisi elele kilit noktasındaki köprüyü geçerler. Köprüden sonra bir iki adım attıkları sırada birkaç el silah sesi duyulur. Boşka ve Admira yere düşerler.

O anda mı ölürler yoksa daha sonra mı bilinmez. Fakat ölümde bile rahat bırakmaz savaş Boşka ile Admira'yı. Kimse yanaşamaz yanlarına on gün boyunca. Ailelerin girişimleri sonuçsuz kalır. Ne şehri savunan direniş grupları ne de Sırp askerleri kimseyi yaklaştırmazlar yanlarına. Boşka ve Admira kurtlara köpeklere yem olurlar. Olay büyür televizyona gazetelere yansır. On gün sonra Boşka ve Admira'dan geriye kalanlar aileler tarafından alınıp gömülür. Kurşunlari hangi tarafın ateşlediği bulunamaz. İki taraf da birbirlerini suçlarlar.





5 Temmuz 2013 Cuma

...ince belli işlemesiz bardaklar...

 
 
çay kaşıkları mesela, kupaların içinde kaybolmayacak uzunlukta olsalar, dünya benim için daha yaşanılır bir yer olurdu.odun ateşiyle çalışan bir semaver, bu semaverin üzerinde bir porselen demlik ve yanında dizilmiş şıkır şıkır ince belli işlemesiz bardaklar. demlenen çay deniz manzarasına karşı içilir ince belli bardaklarda... böyle durumlarda çay olmaktan çıkar, ab-ı hayat gibi bir şey olur çay.
 
 
 

...Aşk tan nasib/sizsiniz !...





Susun !...

Kulaklarınız sağır
Gözleriniz amâ olsun,
El yordamıyla bulun indiğiniz basamakları
Aşk karanlığınızı nura çevirmiyorsa
Aklınız kürsüden hala düşmemişse
Bir kadının gözlerindeki hüznü anlamıyorsanız
İşaret parmağınız kalbinizin kanayan yerinde değilse
Ve

göğün çanağından bir katre yağmur yağmamışsa üzerinize
geceyi çekmemişseniz uyku diye uyanık içinize
bütün isimleri unutup bir Onu tesbih etmiyorsanız
ummanında bir kulaç dahi atamamışsanız secdesinde
açılmamışsa kuşluk vakti elleriniz

yazık yazık ki

Aşk tan nasib/sizsiniz !...