31 Aralık 2013 Salı

Gençken tadılması gereken 50 lezzet











Bakırköy Kız Meslek Lisesinde okurken tren istasyonunda ama bir ablayla tanışmış 
onu evine kadar bırakmış evini süpürmüş ve bulaşıklarını yıkamıştım te Allah'ım 



Allah için sevdiğim çok insan varda sırf yarattı diye de sevdiklerim var


Ah demem mi hep içimden geçiririm de
 bari o dönemde yerde duran bir taş olsaydım 
Efendimiz için ağlayan çocukların gözünde duran kum tanesi olsaydım, gözyaşı olsaydım.



Afrika içimde kanayan yarasın



...Vatan ve milleti selamete çıkart Ya Rab!






Uhud ne Hz. Hamza'nın ne de Musab b. Umeyr'in şehadetiyle düştü.

 Ümmet Uhud'u, münafıkların reisi Abdullah b Ubeyy üç kişiyle Allah Resulü'nün (s.a.v.) ordusundan ayrılınca kaybetti. 

Ya Aziz! Bütün mazlumlar adına "Ayakta Duran"a nusret eyle.




İhsan Şenocak






...dünya ve nefs



Hazret-i Mûsâ’yı suya salmadan önce «Emzir onu!» der Cenâb-ı Hak, böylece Mûsâ -aleyhisselâm- süt anneler arasından kendi annesinin kokusunu ve sütünü ayırt edecektir. Tıpkı bunun gibi Cenâb-ı Hak, elest bezminde ruhlara «Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?» diye sorarak süt vermiştir. Böylece Hak dostları dünya ve nefs karşısında aldanmaz ve Hak’tan gayrısı ile ülfet etmezler. Ve dünya hayatı, uzun bir gurbet ve hasret dönemine sabretmekten başka bir şey değildir. Ölüm ise sılaya kavuşmak için yola düşmektir…


(Mesnevî)

....Allah birdir.Başka işlere müracaat edip yorulma!






İKİNCİ KELİME: 

"Vahdehu" ُŞu kelimede şifalı, saadetli bir müjde vardır. Şöyle ki: Kâinatın ekser enva'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perişan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen ruh-u beşer ve kalb-i insanَ " vahdehu" kelimesinde bir melce', bir halaskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perişaniyetten kurtarır. Yani, "vahdehu"ُ manen der:

"Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir,
herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir.
Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun." 





15 Aralık 2013 Pazar

....çekişip didişme




...De ki




Kâh yanında , 

Kâh ardında 

Kâh yakınında 

Kâh uzağında duacınım…

De ki ; âmin






...çile yolu






Ey akıttığım gözyaşlarını göremeyen insanlar.
 Kalem de benim, kağıtta,
Sadece meyvem ve gölgem mi var sanırsınız?
 Tabut da benim darağacı da.
 Çile yolunda sadece siz mi yandınız?

SİNAN YAĞMUR





...kalplere merhamet ya Rab!






Ah Osmanlı Ah

Fotoğraf: Sultan Abdülmecid Han yaklaşık 150 sene önce, her birine özel bir (o zamanın) mikroskop tahsis ederek babası Sultan II. Mahmud’un kurduğu tıbbiyedeki öğrencilerini gezer, öğrenciler içinde Türk, Ermeni, Rum, Arab vs. öğrenciler vardır dolayısıyla müslüman, ortodoks hristiyan, kirkoryan vs… Bir tane öğrenci de Musevidir. Sultan durup, bu öğrenci hakkında (bu arada dikkat, Osmanlı bir şeriat devleti ve sultan dediğimiz adam müslümanların yeryüzündeki halifesi!..) “Bu Musevi çocuk etle süt bir arada yiyemez, hayvan iç yağı yiyemez, ona kendi şeriatindeki helal yiyecekleri temin ediyormusunuz?” diye sorar… Hatta Cumartesi günü dini vecibe olarak Yahudiler bayram eda ettiğinden ona özel tatil günü yapılmasını tembihler ve o öğrenciye özel bir mutfak kurdurur….
Osmanlı işte böyle “Osmanlı” olmuştu…. Şimdi kaç tane “laik” demokratik ülke var bu hassasiyeti sağlayabilen?

Felsefede meşhur bir hata, (straw man fullacy) korkuluk hatasını bazı konularda zaman zaman doruklarda yaşayan bir ülkenin vatandaşlarıyız. Osmanlı Devlet-i Aliyye, devlet rejimi ile ilgili kesin bir biçim tanımlamayan Kur’an Kerim’in şeri hükümlerinden beslenen adalet anlayışıyla bu gün ki “çağdaş” demokrasilerin yetişemediği bir adalet tesis etmişti…

Harun Davut Fındıkçı 
https://twitter.com/hd_eyyubi

(kaynaktan alıntıdır:http://www.harunfindikci.com/?p=497)



Sultan Abdülmecid Han yaklaşık 150 sene önce, her birine özel bir (o zamanın) mikroskop tahsis ederek babası Sultan II. Mahmud’un kurduğu tıbbiyedeki öğrencilerini gezer, öğrenciler içinde Türk, Ermeni, Rum, Arab vs. öğrenciler vardır dolayısıyla müslüman, ortodoks hristiyan, kirkoryan vs… Bir tane öğrenci de Musevidir. Sultan durup, bu öğrenci hakkında (bu arada dikkat, Osmanlı bir şeriat devleti ve sultan dediğimiz adam müslümanların yeryüzündeki halifesi!..) “Bu Musevi çocuk etle süt bir arada yiyemez, hayvan iç yağı yiyemez, ona kendi şeriatindeki helal yiyecekleri temin ediyormusunuz?” diye sorar… Hatta Cumartesi günü dini vecibe olarak Yahudiler bayram eda ettiğinden ona özel tatil günü yapılmasını tembihler ve o öğrenciye özel bir mutfak kurdurur….
Osmanlı işte böyle “Osmanlı” olmuştu…. Şimdi kaç tane “laik” demokratik ülke var bu hassasiyeti sağlayabilen?

Felsefede meşhur bir hata, (straw man fullacy) korkuluk hatasını bazı konularda zaman zaman doruklarda yaşayan bir ülkenin vatandaşlarıyız. Osmanlı Devlet-i Aliyye, devlet rejimi ile ilgili kesin bir biçim tanımlamayan Kur’an Kerim’in şeri hükümlerinden beslenen adalet anlayışıyla bu gün ki “çağdaş” demokrasilerin yetişemediği bir adalet tesis etmişti…

Harun Davut Fındıkçı 



SURİYE ÜŞÜYOR!






Suriye yaz 3072'ye gönder! [İHH]




...Altın ve Bakır (Tala ve Mes)


Altın ve Bakır bir Molla'nın aşkı 
İran filmleri içinde ayet, hadis,şiir geçtiği için beni mest ediyor,ağlatıyor,düşündürüyor.
Buyrun filmin konusuna bakalım.

Film Seyyid Rıza 'nın din eğitimi için ailesi ile birlikte Nişabur'dan Tahran'a taşınmasıyla başlıyor; eşi Zehra Sedat, çocukları Atife ile Emir Ali'den oluşan ailesinin değişen hayat düzenini anlatarak devam ediyor. Seyyid Rıza birçok medresede çeşitli hocalardan dersler almış ve eğitime Tahran'da alacağı "ahlak" dersi ile devam etmek istemektedir. Kaderin tecellisi olarak Tahran'daki hayatı, almayı hedeflediği "ahlak" öğretisinin teorik boyutundan ziyade bolca uygulama gerektiren bir eğitim haline gelecektir.                                                                   

Film ana karakterlerinden Zehra Sedat örgü örme, halı dokuma, dikiş dikme, ev işlerini yapmada oldukça becerikli, on parmağında on marifet olan bir kadın; bir bakıma Seyyid Rıza'nın eli ayağıdır. Bir kaç gündür el ve ayak uyuşmalarından, gözlerinin çift görmesinden bahsetmekteyken, bir gece düşer ve bayılır. Günler süren tetkikler sonucu MS hastası olduğu kesinleşir ve imtihanlar da burada başlar...

Duruma Seyyid Rıza'nın şaşkınlık, korku ve üzüntüyle verdiği "Doktor felç olacağını mı söyledi? Bize ne olacak? Emir Ali'ye?" tepkisi ise onların bekleyen zor günlerin bir bakıma öngörüsüdür.

Eline kitaptan başka bir şey almamış olan Rıza için hayatın ritmi bir anda değişir. Geçimini sağlamak için bozuk gözlerine rağmen halı dokuma... Bitmeyen ev işleri... Oğlunun altını değiştirme... Yemek yapma... Atife'yi okula hazırlama... Gitgide artan pek çok sorumlulukla baş başa kalmanın yanında eğitimini devam ettirme çabaları... Oğlu Emir Ali'yi de alarak medreseye giderek dersi kapıda dinleme ve burada alaycı ifadelere maruz kalma...

Ve oğlu kucağında dinlediği dersten bazı notlar:"...İlim üstüne ilim biriktirmek, karanlık üstüne karanlık... Ama amel olmadıkça ne fayda? Daha fazla biriktirmek yerine daha fazla amel edin..."

Tek zorlanan Rıza değildir elbet. Zehra Sedat için de yepyeni bir mücadele başlamıştır. Eli ayağı gücünü kaybetmiş, ailesinin bakımını üstlenmek bir yana, çoğu temel ihtiyacını bile bağımsız karşılayamayacak hale gelmiştir. Hastalığın yanına eşlik eden yetersizlik duyguları ve bir gün bir duygu patlaması:

"Bundan daha aşağılayıcı ne olabilir? Benim mutfağımı temizlemek istiyorsun. Felç oluyorum görmüyor musun? Ellerim güçsüz, bacaklarım artık benim değil. Çocuklarıma yemek pişiremiyorum."

Rıza'nın yanıtı: "Herkes hasta olur, hepimiz insanız... Sen dinlen, Allah' a tevekkül et".

Gerilen sinirlerle 8 evlilikleri boyunca birbirlerine ilk defa seslerini yükselttikleri anın ardından gelen naif dialogtan bir bölüm:

Zehra Sedat:"Sen bana daha önce asla bağırmamıştın. Maşallah sesin de..."

Seyyid Rıza: "Eğer sana bir daha sesimi yükseltirsem Allah beni affetmesin... Tabi senin de sesin..."

Bilindik bir hikâyeyi sıkmayan bir kurgu, dantel gibi işlenmiş detaylar ve duyguları izleyiciye çok iyi aktaran oyuncularla aile hayatına rehberlik edebilecek bir film. Birbirlerine sevgi ve saygı karışımı bakışlar... Komşuluk ilişkileri... Zihinsel engelli komşu çocuğuna bile Zehra Sedat'ın hastalığından dolayı "içim yanıyor" dedirtebilen bir insanlık... Hastanedeki hemşirenin boşanma kararını davranış ve sözleriyle etkileyebilen bir kadın duruşu ile her şerde bir hayır vardır düsturunu doğrulatan örnekler... Filizlenen bir ağaç dalına bakıp "mutluluk küçük şeyleri görmededir" dedirtmeler... Ve daha nice ayrıntılar.

Genel olarak ise Seyyid Rıza'nın olgunlaşmasının, terbiye edilişinin hikâyesi. Filmin ilk sahnelerinde, metrodaki yolculuğunda elindeki kitabı okuyan Seyyid Rıza ve metroda şiir kartları satan kızla ve çevresiyle pek bir iletişim kurmadığını gördüğümüz hali. Son sahnelerde ise yine metroda ve bu sefer elinde ailesi için yaptığı alışveriş paketleri ile aynı satıcı kızdan aldığı şiir kartı ve verdiği şeker ile kendini gösteren bir dönüşüm, fedakarlık, minnettarlık hikayesi... Yani emek verme hikâyesi. Tıpkı emek verince bakırın altına dönüşmesi gibi.

Ve verdiği bu emeğin bir bakıma teyidini aldığı, son sahnede bizleri bekleyen Seyyid Rıza'nın medresede dinlediği şiirsel üsluplu dersten yansımalar:

"Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı.. Bir hazine ya da bir kimya, bir iksir. Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar. Orada olmadığı malumdur. Bu hazineyi hayal edenler, bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar. Tüm bu mantık tek kelimeyle özetlenebilir: İster buna anahtar deyin, ister remz (şifre) . Ama hiç de öyle karmaşık değildir bu. Yüce Allah bu remzi Hz. Musa'ya bir kelimede söyledi: Buyurdu: Benim için sev, benim için buğz et. İşte bundan ötürü, tüm amellerin kabulünün remz'i "velayet"tir. Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa, sen de onları seversin. Allah' tan ötürü sevmek, Allah için sevmek. Kaş ve göz; dış görünüş için değil... Hatta kendi gönlünüz için değil. Sadece Allah için! Eğer sevginin kriteri Allah olursa, kimse sizi takdir etmese de yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de doğru olanı yapmaya devam edersiniz. Bu menzile varamayıp yarı yolda kalanlar Allah için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah' a yakınlaşırsınız.

"Onun aşkının kimyasından,

Bu kara yüzüm altın oluverdi.

Evet; senin lutfunun mutluluğuyla,

Toprak altın olur." (Şirazi)

İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır. Gerisi çer çöptür. Eğer okuduklarınız bizimkiyle aynıysa, yırtıp atın kitaplarınızı...!

Çünkü aşk ilmi hiç bir kitapta yazmaz."

Kaynak: Gençöz, F., Aka, B. T. (2007). Sinema Tadında Psikoterapi. Bilim ve Teknik Dergisi.




Kimyagerler, tabiatta bir maddeyi başka bir maddeye çevirme kabiliyeti taşıyan "iksir" veya "kimya" adlı bir maddenin varlığına inanmış  ve asırlarca bu maddeyi arayıp durmuşlardır.

İksir; eriten, birleştiren ve tamamlayıcı bir unsurdur. Bakırı altına çevirir… Bu özelliklerin her üçü de aşkta vardır, hem eritici, hem birleştirici, hem tamamlayıcıdır. Ancak, en önemli boyutu "tamamlayıcı ve kemale erdirici" oluşudur. Bu nedenle Farsça şiir söyleyen şairler ötedenberi aşk‘a iksir, tabib, ilaç, derman, Eflatun, Calinus vb. isimler de vermişlerdir.

Aşk mutlak iksirdir, kimyanın özelliğini taşır, yani maddelerin yapısını değiştirir, insanlar da bir tür maddedir zaten…

Gönlü gönül eden aşktır,
Aşk olmasa gönül de bir avuç topraktır.


…Sevgi ve aşk tembeli çalışkan, hantalı atılgan ve hatta aptalı zekileştirir…

…Cimriyi eli açık; sabırsızı sabırlı ve tahammüllü insana dönüştüren güç, aşktan başkası değildir…

(Şehid Ayetullah Murtaza Mutahhari'nin Sevgi İksirinden..)

Evet.. Altın ve Bakır.. ve bir Mollanın aşkı.. Herşeyi değiştirecek bir iksir..

Humayun Esediyan'ın yönetmenliğini yaptığı bu İran Filminde, din öğrencisi Seyyid Rıza; eşinin MS (Multipl Skleroz) hastalığı teşhisinden sonra, edindiği İslami ilmini hayata geçirmek zorundadır..

Esediyan, filmi "Altın ve Bakır"da, Tahran'daki günlük hayat ile, en derin ve en temel İslami öğretiyi, yani aşkı; Hafız-ı Şirazi ve Celaleddin Rumi'nin şiirsel diliyle birleştiriyor.


Sevgi acıları tatlılaştırır
Bakırı altına dönüştürür. 
(Celaleddin Rumi)





Filmin özetinin sonunda Seyyid'in büyük bir aşkla  dinlediği dersinde görüyoruz ki,

“Herkes bir ömür cennetin anahtarını aradı. Bir hazine ya da bir kimya, bir iksir. Mutluluğun sırrını yanlış şeyde arıyorlar. Orada olmadığı malumdur. Bu hazineyi hayal edenler, bu hayal ile hazineyi kaçırıyorlar. Tüm bu mantık tek kelimeyle özetlenebilir: ister buna “anahtar” deyin, ister “şifre”. Ama hiç de öyle karmaşık değildir bu. Yüce Allah (c.c.) bu şifreyi, Hz. Musa (a.s.)’a bir kelimede söyledi: Buyurdu: “Benim için sev, benim için buğz et.”.



İşte bundan ötürü, tüm amellerin kabulünün şifresi “Velayet”tir. Allah için sevmek. Allah kimleri seviyorsa sen de onları seversin. Allah’tan ötürü sevmek, Allah için sevmek. Kaş ve göz, dış görünüş için değil… Hatta kendi gönlünüz için değil. Sadece Allah için! Eğer sevginin kriteri Allah olursa, kimse sizi taktir etmese de yine seversiniz. Vefasızlık görseniz de, yine doğru olanı yapmaya devam edersiniz.

Bu menzile varamayıp, yarı yolda kalanlar, Allah için çalışmıyorlar. Bu yolda Allah için ne kadar zorluk çekerseniz, daha çok Allah’a yakınlaşırsınız.


“O’nun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi. Evet senin lütfunun mutluluğuyla toprak altın olur.” (Hafız Şirazi) İnsanların arayıp durduğu bu kimya, aşktır. Gerisi çer çöptür. Şimdi azizlerim neden bu sözü söylediler anlayacağız: “Eğer, okuduklarınız bizimkiyle aynıysa yırtın atın kitaplarınızı. Çünkü aşk ilmi hiç bir kitapta yazmaz!“

kaynak:iranmovies



4 Aralık 2013 Çarşamba

...biriz




Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz.
Sen ben deyişim anlatabilmek için;
Sen-ben aramızda yok ki gerçekte bir'iz..

Hz. Mevlâna






1 Aralık 2013 Pazar

...öyle



İçim kabarıyor, bıraksalar da ıssızlarda başım önümde, kendime gömülerek dolaşsam.

Cahit Zarifoğlu