Bir millet uyanıyor

Kara haberler, üzücü gelişmeler, tahammül sınırını aşan durumlar, utandıran görüntüler, itibar suikastleri, milli duygudan uzak bu kadar insan. Artık daral geldi. Attila İlhan, bu ülkedeki hain kontenjanının yüzde on olduğunu söyler. Görünen ve anlaşılan o ki, bu sayıda ciddi bir artış var.
Bazı yahudilerin, yirminci yüzyılda iki tane devlet kurduk dedikleri iddia edilir. Yirmi Sekiz Şubat sürecinde yakından şahitlik ettiğim birçok olay, bana hep bu 'iddia'yı hatırlatmıştı. Şimdilerde ise her daim aklımda. Suriyeli mazlumlara yardım götüren araçlara baskın yapılmasını, başka türlü izah edemiyorum. Mahremiyet duygusundan bu kadar uzaklaşmak, devlet sırrını dünyaya duyurmaya çalışmak, Alev Alatlı'nın sözleriyle söylersek, 'iyi niyetle açıklanamayacak olaylar'dır. (Yeni Şafak, 21 Ocak 2014, sayfa 11) 
Bizler, 'sırrın senin kanındır, onu akıtma' diyen bir medeniyetin temsilcisiyiz. Başkalarını bilmem.
Bizim için Yeniden Büyük Türkiye demek, en başta, dile getirilen bu 'iddia'yı çürütmektir. Hakiki bağımsızlığımızı kazanmak ve aslımıza dönmek. Uzun zamandır gurbetteydik yahut kendimizde değildik.
İhsan Fazlıoğlu, derdimizi ve durumumuzu esaslı bir şekilde anlattıktan sonra, 'ne yapmalı' sorusunu soruyor. Cevabı da, 'şu noktadan başlanabilir' diyerek, yine kendisi veriyor: 'Düşüncelerinde ve eylemlerinde bu milletin siyâsî, dinî, iktisâdî, fikrî, tarihî tecrübesini ve değerlerini göz-önünde bulundurmayan hiç kimseyi dikkate ve ciddiye almamak.' (İtibar, sayı 29)
Durduğumuz yer, işte burasıdır. Bundan dolayı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Suriye, Filistin ve Mısır politikalarını destekliyoruz. Bedeli ne olursa olsun, haklıların yanında, haksızların karşısındayız.
İsteniyor ki, Azerbaycan gibi olalım. Topraklarımızın üçte biri işgal altındayken, şarkı yarışmalarının peşinden koşalım. Bazı körfez ülkelerine benzeyelim. Yükselip giden binalarımız, devasa alış-veriş merkezlerimiz olsun, fakat ruhumuz / sözümüz olmasın. Yahut uzak komşumuz gibi, sadece menfaatimizi düşünelim. Bunların hiçbiri, ruhumuza, inancımıza, tarihimize, fikrimize uygun değildir. Bir millet uyanmıştır. Halep'e atılan varil bombaları, Mısır'daki referandum sonuçları, Filistin topraklarında sıradan vaka haline gelen hak ihlalleri, Irak'taki karanlık tablo, artık bizi ilgilendirmektedir. Bizden istenenin ne olduğu ise, yıllardır söylenen şu cümleden, tespitten anlaşılabilir: 'Türkiye büyük bir pazar.'
***
Sarıkamış şehitlerini anma toplantılarından birinde, bir konuşmacı, şehit olan askerlerimiz için şunu söyledi: 'Barışı göremeden öldüler.' Elbette komik. Anadolu'nun askerleri, barışın ne anlama geldiğini bildikleri için, canlarını yok sayıp ölüme yürüdüler. Hemen sonrasında görüldü ki, barıştan kasıt, İslam coğrafyasının korunaksız bırakılması, parçalara ayrılıp sömürge haline getirilmesiymiş. Beldelerimizde, canımızı yakan ne olduysa ve oluyorsa, hepsi barıştan sonra yaşandı, yaşanıyor. Büyük işgaller, yıkımlar, diktatörler ve ölümler.
Bugün, içinde olduğumuz birçok buhrandan bahsedilebilir. Bunlardan biri de, değerlendirme buhranıdır. Sözgelimi, 'orada ne işimiz var' sorusu, bana hep şöyle geliyor: 'Burada ne işiniz var?' Yani Anadolu'da. Çünkü Anadolu, batı dünyasının kaybedip de geri alamadığı tek toprak parçasıdır.
Pazartesi akşamından bu yana, Suriye'deki işkence görüntülerini seyrediyor, konuyla ilgili haberleri, yorumları okuyoruz. Acıdan daha acı. Anlaşılıyor ki, orada bir değil, binlerce esed var. Ve sayısız cesed.
Bazıları, Türkiye'nin Suriye meselesiyle bu kadar yakından ilgilenmesini yadırgıyor olabilir. Suriye, bizim geçmişimizdir. Fikriyatımıza göre, ayrıca, geleceğimiz. Hep Osmanlı devrini konuşuyor, o yıllardan örnekler veriyoruz. Biraz daha eskiye gidelim ve hatırlayıp hatırlatalım: Halep Selçuklu Melikliği, Şam Selçuklu Melikliği. Ayrıntılı bilgi için: Prof. Dr. Ali Sevim, Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, 1989. Bütün bunları, İhsan Fazlıoğlu'nun cevabıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
***
Dokunaklı bir alıntıyla devam edelim: 'Yüreğinde bir nebze tarih bilinci olan kardeşlerime sesleniyorum; buna değer miydi? Bütün dünya mazlumlarına sahip çıkmaya çalışan bir hükümete bu muamele yakışır mıydı? Suriyeli mazlumlar bizden yardım beklerken, oraya, Türkmenlere yardıma giden araçları durdurmak için operasyon yapmaya değer miydi?'
Samimiyetine ve derinliğine her daim inandığım Ahmet Davutoğlu'nun bu sözleri beni çok etkiledi. Aklıma, Atilla Özkırımlı'nın çok önemsediğim şu iki cümlesi geldi: 'Sorumluluk, özgürlüğünüzü kısıtlar, bunaltır sizi. Ama sorumluluk duymadan, hayatı duyamazsınız.' 
(Hayatımıza, Sevgisizliğe ve Yalnızlığa Dairdir, Cem Yayınevi, 1991, sayfa 74)
Evet, biz bu sorumluluğu duymaya mecburuz. İslam dünyası büyük bir yara gibiyken, birçok yeri aynı anda kanarken, hiçbir şey olmamış gibi davranamayız, yaşayamayız. Unutmayalım: İnsanın sadece acısı yahut acımasız oluşu değil, kayıtsız kalışı da üzüntü vericidir.
Bunu da bilelim: Son yılların en kıymetli hamlelerinden biri, istihbarat teşkilatımızın millileştirilmesidir.
Bu sözler Yahya Kemal'e ait: 'Biz devlette nice mevkiler vardır ki, hiçbir iş görmez. Lakin bu, oraya bir liyakatsizin tayinini icap ettirmez. Devlet uzviyettir. Devletin faaliyet göstermeyen kısımları, vücudumuzun zaman zaman faaliyet göstermeyen kısımları gibi olabilir.' (Yahya Kemal'in Dünyası, Tercüman Yayınları, 1980, sayfa 83)
Evet, 'vücudumuzun o kısımlarından' biri, artık çalışıyor! 
Vatandan, milletten ve ümmetten yana.


İbrahim Tenekeci