21 Şubat 2015 Cumartesi

Hayırlı insanların ölümü...






ALLAH'ım,benim kasetlerim hep SEN’de dursun!





Gündelik hayatımızda hala kaset kullanan birileri var mıdır bilmem, ama Allah’ın “yürü ya CD” dediği şu müşahhas teknolojik çağının içinden geçerken, bizim ülkemiz kadar “kaset” sözcüğünü kullanan başka bir ülke kalmadı sanırım. Hem de zihnimizde çoktan hoş bir nostaljiye dönüşen anlamını, böylesi kötü bir çağrışıma devrederek... Sevdiğimiz bir ses sanatçısının yahut çok beğendiğimiz bir oyuncunun son kasetinin çıktığı haberi, şehre önü alınamayan bir süratle bulaşırdı eskiden. Şimdi miting meydanlarında siyasilerin seks kasetlerini satan ağızlar, “son kaset” diyerek dürtmek istedikleri heyecanımızı esasen bu nostaljik çağrışımdan çalıyorlar.

Bir insanlık terbiyesi olarak, en ahlaksızının bile başka gözlerden sakındığı bir eylemi; kapı arkalarından çekip çıkartarak, insanlarla dolu meydanlara seriyorlar. Ne için mi? Oy için, oy!
İşimiz kulun merhametine kalırsa, işte olacakları seyredeceğimiz devasa bir mahşer fragmanı duruyor karşımızda! İnsanın ‘kula kulluk’tan cayması için, ne kadar da geçerli bir sebeptir bu, öyle değil mi!? Çok şükür, Allah var!

Sizinkini bilmem ama, Allah, benim ayıplarımdan müteşekkil bir kaseti yeryüzünde gösterime sunacak olursa, benim gezegeni derhal terk etmem gerekir! Öyle ki, ne kimsenin yüzüne bakabilirim, ne de ömrümün geri kalan kısmında benim yüzüme bakacak bir yüz bulabilirim kendime. Şu anda, size bu cümleleri yazdığım saniyeleri, ayıplarımın da gizlenerek geçtiği saniyeler olarak düşündüğümde, Allah’a içimden kopan derin bir çığlıkla şükrediyorum.

İnsan, ki hikayesi hatayla başat, hatayla müsemma! Hiç hata yapmayan, bu yazıyla boşuna vakit kaybetmesin! Nefistir, bazen aczi unutturur. Olmadık yollar tutturur insana. Yeni pişmanlıklar peyda olur, yeni günahlar çizilir tövbe çetelesine. Bu bir yerde bilgiye ulaşmanın bir yoludur da... Bazen yanlış yaptığını, yanlışı yapmadan bilemez insan. Hatta bazen, yanlış yaptığını, o yanlışı defalarca kez yapmadan bilemez!

Başkalarının ayıplarını saklayalım, böylece Allah da bizim ayıplarımızı saklar. Hiç Kuran okumamış tertemiz bir vicdanda bile kayıtlı durur bu bilgi. Başkalarının ayıplarını saklamak, Allah’ın merhametinden istifade etmenin bir yolu olarak sunulmuş bize. O merhameti oy için değişmekse, şeytanın ticareti!

Kasetleri hiç izlemedim ama o kasettekileri Allah affetsin! Son nefesine kadar ümit kesilmez insandan. Yaptıkları bu yanlış, doğruyu seçmelerine vesile olur inşallah!

O kasetleri kaydedenleri Allah daha çok affetsin! Böyle bir günahı ifşa etmek için kaydetmek, benim bildiğim hiçbir hakikati berkitmez! Böyle bir günahı kaydetmek, o günahı da kapsayan bir başka günaha benziyor, tabi Allah bilir!  

O kasetleri, siyasi amaçları uğruna diğer bütün insanlarla paylaşanlara gelince... Allah en çok onları affetsin! Yine ve elbette Allah bilir ama meseleyle ilgili diğer bütün günahları da kapsıyor gibi görünüyor bu bana. Günah, sanki elden ele aktarıldıkça büyüyor. Af da günahla doğru orantılı bir büyüme göstermiyorsa, yedik orda ayvayı!

Benim kasetlere gelince... Allah beni affetsin! Henüz toplu bir gösterimi yapılmadı çok şükür! Ey ayıplarımı örten sonsuz merhamet, benim kasetlerim -yalvarırım!- hep Sen’de dursun! Hep Sen’de dursun!

Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 23.05.2011


Alper Gencer



18 Şubat 2015 Çarşamba

İlahi mertebe




Allah' tan başka ne seven ne sevilen vardır !

Varlıkta sadece "ilahi mertebe " vardır.

Bu ise , O' nun zâtı , sıfat ve fiilleridir.


Futuhat c7 , s16 - Muhyiddin Ibn Arabi (k.s.)







ben senin bildiğin dervişlerden değilim!





bu şiiri yazmak için söküp attım pansumanı yaramdan

tam olarak bıçağa kaptırdığım tarafımla sancıyorum al

al bu hayat kiminse billahi ben yaşamıyorum

al bu hayat kiminse billahi ben

sarılan bir yarayı fışkıran bir damardan daha çok sevmiyorum

saat kim bilir kaç olacak yine, kaç!

bugün bitip dün olacak gece yine gün olacak

tam ağzını bozduğun tebessümlü bir sıra

parantezler basacak cümlelerimi

peşimizde bağlamdan kopmuş bir güruh

eğer hakkım olsaydı yağmuru yağdırmaya

bana tufan derlerdi sana ise nuh!



kaçıp kaçıp sana geliyorum, ne diye?

gidecek bir yerim olmadığından değil

bir yerlere senden gidiyor olmamdan belki de

borç olsak geçirmişiz tarihimizi

çoktan kalkmış bir treni bekliyoruz biletsiz

yabana atılacak şeyler var bavulumuzda

şu havuza çakılırım şu ummana nefessiz

şu kazanda yakılırım şu nazarda hevessiz

gitmiyorum diyorsam ve ne kadar gidiyorsam

yüzme bilmiyorsam ve ne kadar yüzüyorsam

şu yüzmediğim suların da cümlesinin dibisin

çok sarhoş olsam dediğim her dakika

şaraba testisiz yakalanmak gibisin



sonra bir süre her yanıma dökülüyorsun -dökül!-

ne önemi var geçmeyen bir izin unutkanlığımız karşısında

zaten kırık bir gökyüzüdür artık mutlu olmanın damı

hayat böyle dımdızlak ortada bırakır işte adamı

ben bir kere görmüştüm çokça cenazelerde

topraktan gayrısı tortop edip saklamıyor insanı

gözlerin yeter ki sözlerime ilişkin olsun

istersen gövdeme ihanetler sırt sırta yuva yapmıştır

boş bulduğun yere saplan senin de canın sağ olsun



ellerimi ceplerimde kaybedip unutmuşum

ben senin bildiğin dervişlerden değilim

ceplerim ellerimden misli ile büyüktür

ellerimi bir yerde ceplerimle yutmuşum

o kadar yorgunum ki o kadar ki yorgunum

uykumdan çalıyorum uyumak için

ben ölümden gayrı yazmayı bilmiyorum

sen hırkalara bakıyorsun şallara niçin?



havalar ısınıyor yar bahar diye

ölümlü şeylerle avunmamak vaktidir

gözlerin çocukluğumun bozulmamış aktidir

ve üzerime dökülmenin üç kurşunu vardır mavzerimde:



1- dökene kurban olayım.

2- dökülen dökendendir.

3- hiç çıkmasın izin benden.



tam da bu yüzden

dol ya da dökül

şaraba meyyal bir üzüm gibi serpil

hiç çıkarmasan da üzerinden yine de bil

yine de bil yine de bil yine de bil

onlar hırka değil, pil!



Alper Gencer





16 Şubat 2015 Pazartesi

yaptığın iyiliği başa kakma!




Allah'ım 
Yüce Yaratıcım
Bizi koşulsuz seven verdiklerini başımıza kakmayıp işlediğimiz günahlara tövbe kapısını sonuna kadar açıp bize müddet veren Rabbim
ve biz nankör kulların ne zaman aklımızı başımıza alıcaz.
Affet





İslam düşmanı chp





 İşte chp (önem vermediğim oluşumlara büyük harf kullanmam) zihniyeti 
İslam düşmanı bir partiden de böyle bir hareket beklenirdi.Fatiha,Yasin okuyacaklarına ya da taziye ziyareti yerine göbek atmalı yeğlemiş.
Allah'a binlerce hamd bunlara oy atmadık! 




Dün göbek atmıştı 




Şu dangalağı da unutmayalım




Allah Tuğçe Kazaz dan razı olsun.Çok akıllı çok aklı başında biri,ülkesi için çok güzel tespitleri var.
Kendisi dua listemde geçmiş geçmişte kalmıştır.Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir.
Allah cc gönlüne göre versin.Rabbim yardımcısı olsun





11 Şubat 2015 Çarşamba

Küfrettin çarşafa dolanacaksın!





Bu halk sana bırak oyunu günahını vermeyecek!
Tükürük barajının hangi yüzler tarafından beslendiğini görmek için güzel vakitler. Bu yüzlere olta atsan en teneke yüzsüzlükleri takılır. Sinek bile avlayamayacak tiplerin demokrasi nutukları hangi insanı avlayacak acaba? Hiç. Bazı insanları görünce yanık balata kokusu duyduğum doğrudur. Eskimiş kemalizm artığıyla tamponu düzeltmeye kalkmanız hakların değil bir halta yaramamışların partisi olma konusunda oscarlık olduğunuzu gösterdi.
Diyarbakır’da Kürdistan Sergisi yapmışlar oraya da birkaç çarşaf giymiş kürt mankeni koyup tahkir tezgahlamaya kalkmışlar özgürlüğe nal toplatan hareketleri özgürlük diye pazarlamışlar alsana HDP. Chp’ye dar gelen ne varsa bunlar bolluğuna talip. İşe yaramayan taktikleri cilalayıp pazara sunma sığlığı. Ya da şöyle diyelim Chp’nin malzemesinden çalarak korsan kemalizm galerisi açmışlar vuracakları bayat hedef çarşaflılar Hay Allah.
Bu arada Chp’nin Mersin Mitinginde çarşaf yırtan kadınlara yazdığım yazının ucundan koparmadan edemeyeceğim Sıkıldınız, sandığın teri bastı sizi! Kafatasçı zihniyetin çatlaklarından sızan laik cazibe sahipleri! Kuaförde kupon keserek Atatürk’ün nutkuna yapışan, çıplaklığı sineklik olarak kullanıp zeka fesadına uğrayan çardakçı kadın topluluğu! Tarihlerini izdivaç programlarında seyredip, miatlarını toz beziyle siyaset yaparak dolduran, laikliği manipüle ağızla çarpıtıp ilericiliğin sırtından gericiliğin coğrafyasını yazan kitlesel hareket! Haftalık burç yorumlarına göre kürsü başına cila çeken kadın dayanışması adı altında siyaset entrikası fişekleyen dizi mahsülleri!
Mart 2010 yazımdan bir alıntı. Görüyorsunuz bunların rezillik malzemesi o kadar kıt ki döndürüp döndürüp kullanıyorlar. Chp yutmuş HDP’yi  hıçkırık tutmuş gibi her hamlede direksiyonu eski, yobaz, ruh hastası taktiklerine kırıyor. Nasıl olsa küfrettiğin çarşafa dolanacaksın Hazreti HDP. Nasıl olsa o çarşafı giyip kaçacaksın sandık başlarından. Baraja dolgu çarşaf olacak. Ezilmişlerin partisiymiş çürük domateslerin demiyor da ezilmişlerin diyor. Paralel hat çektiğin sandığınla kalacaksın öylece. Zaferden Zılgıt çekmeyi düşünüyorsun lakin halkın zılgıtını afiyetle yiyeceğin gün de yakındır. İktidar masasında saksı olamamış Chp’den taktik çalarak sıçrattığın çamuru temizlemek zorunda kalacağın gün de gelecek. Vallahi yaza yaza klavyenin dilinde tüy bitti siz yorulmadınız. Bulduğunuz çarşaflıya saldırma ucuzluğunuza da morarmışlıktan fiyat biçer oturursunuz artık. Utanmadan bir de başörtülü aday göstereceklermiş. Zincire vurduğunuz çarşaflı kuyruğunda sıraya alın da seçim kampanyasını ucuza getirmiş olursunuz.

10 Şubat 2015 Salı

Sultan Abdülhamid han vefat yıldönümü




Ben her caminin yanında bir mektep görmek isterim 
Şunu çok iyi bilin, ben okumuş adamdan asla korkmam
Beni suçlayanlara da soruyorum;
Ben hizmetkar bir padişah olmasam 
Bu kadar okulu neden açayım 
İki şey çok önemlidir; Din ve Fen"
‬Abdülhamid Han 


Cape Town'da Bir Osmanlı Alimi Yatıyor.(Ebubekir Efendi)

Karşılaştığı önemli bir zorluk dil meselesiydi. Ebubekir efendi önce buradaki Müslümanlarla anlaşmak için 7 ay boyunca yerel dili öğrendi.



Güney Afrika Müslümanları özellikle Hollanda sömürge yönetimi dönemindeki yasaklar nedeniyle İslami bilgiden uzak kalmışlar,kitabi bilgiden çok sözlü ve fiili tatbikatlarla İslamı anlamaya ve yaşamaya çalışmışlardı. Ancak zaman içerisinde Müslümanlar arasında mezhep ve inanç tartışmaları ortaya çıkmış ve bu tartışmalar 19.yyın ortalarına gelindiğinde çatışmalara varmıştı.
Bunun üzerine Müslümanlar Cape Town’daki İngiliz sömürge valisine başvurarak Osmanlı devletinden bazı konularda fetvalar ve dini kitaplar istediler. Konu Londra’ya oradan da İstanbul’a aktarıldı. Ancak Osmanlı devleti  gönderilecek Arapça ve Türkçe kitaplardan bir şey anlaşılamayacağını ayrıca konuyu İstanbul’a aktaran İngiltere’nin fetva ve kitapları kendi çıkarları için kullanabileceğinden şüpheleniyordu.
Müslümanlardan gelen bu talep üzerine Sultan Abdülaziz devreye girerek Güney Afrika’ya dini kitapların haricinde bir de alim gönderilmesine karar verir. Ahmet Cevdet Paşa buraya gönderilecek alim olarak Şehrizor ulemasından Ebubekir Efendiyi seçer. 3 Eylül 1862 tarihinde Ebubekir Efendi Güney Afrika’ya ‘muallim ve müderris’ olarak görevlendirilir.
Ebubekir Efendi  yeğeni ve hizmetçisi Lütfü Efendi ile birlikte 1 Ekim 1862de aylık 25 lira ücret ve Londra’ya kadar 7 bin 500 kuruş harcırah ile İstanbul’dan Cape Town yolculuğuna başlar. Ebubekir Efendinin rotası  deniz yoluyla Fransa’nın Marsilya şehri oradan  trenle Paris,sonrasında ise Londra idi.  Gittiği bu şehirlerde Osmanlı elçileri tarafından karşılanan Ebubekir Efendi bu şehirleri gezme kültürünü tanıma imkanı da buldu. Ebubekir Efendi ve yeğeni yaklaşık bir buçuk ay Londra’da kaldıktan sonra Liverpool’a geçtiler ve 3 Aralık günü bir buharlı gemi ile Cape Town’a hareket ettiler.
Atlas Okyanusu'nda 44 gün süren bu yolculuk, 13 Ocak 1863'te Cape Town’da sona erdi. Gemi limana yaklaşırken İngliiz bayrağı ile birlikte Osmanlı bayrağı da çekildi.  Gemi karadan da üç pare top atışıyla karşılandı.  Ancak İngiliz yönetimi,'Osmanlı nüfuzunu artıracağı' düşüncesiyle, bölgedeki  Müslümanların Ebubekir Efendiyi karşılamasını istememiş ve olayı gizli tutmuştu.
Ebubekir Efendi İngiliz yönetimince Royal Otele yerleştirildi. Kısa bir süre sonra Cape Town Müslümanları Ebubekir Efendinin gelmiş olduğunu duydular ve akın akın otele onu ziyarete gittiler.  
Ebubekir Efendi Cape Town’a gelişinin ikinci günü görevine hemen başladı. Ancak tahmin ettiğinden zor bir görev olacaktır. Çünkü karşısında batıl gelenek ve görenekleri din haline getirmiş bir topluluk bulmuştu. Ebubekir Efendi Cape Town’da ilk olarak bir ev tutar. Burası hem kendisinin ikameti hem de eğitim vereceği okul olacaktır. Ebubekir Efendi 3 ay içerisinde yaklaşık 300 kadar kız ve erkek öğrenci toplayarak bunların eğitimine başladı. Ayrıca genç yaşlı,kadın erkek  yetişkinlere de sohbetler toplantıları ile  dersler verdi.


Karşılaştığı önemli bir zorluk dil meselesiydi. Ebubekir efendi önce buradaki Müslümanlarla anlaşmak için 7 ay boyunca yerel dili öğrendi. Ardından ise sahte hocalar ve şeyhlerle mücadele ederek herkesi eğitmeye doğru bilgiyi vermeye çalıştı. Ebubekir Efendinin bazı sıkıntılarla karşılaştıysa da bunların üstesinden gelmeyi  bildi. Birbirleriyle çatışan Müslüman cemaatleri barıştırmayı başardı. Temel dini eserleri yerel dile çevirerek kaynak oluşturdu. Kurduğu okul üç yıl sonra ilk mezunlarını verdi. Çevre eyaletlerden gelen öğrenciler burada aldıkları eğitimlerin ardından kendi memleketlerinde benzer okullar açarak doğru bir İslam anlayışının Güney Afrika’da yayılmasını sağladılar.
Burada evlilikler yapan Ebubekir Efendinin beş oğlu oldu. Ebubekir Efendi bunlardan Ataullah Efendiyi iyi bir alim olarak yetiştirdi. Ataullah Efendi de  1884 yılında Kimberley’de açılan Osmanlı okulunun müdürlüğüne tayin edildi.
Ebubekir Efendi 17 yıl boyunca  Güney Afrika’da İslam dinini anlattı ve hizmet etti. 29 Ağustos 1880 tarihinde burada vefat etti. 

Kaynaklar :
Ömer Lütfi, Ümitburnu Seyahatnamesi, , haz. Hüseyin Yorulmaz
Ahmet Uçar, Unutulmayan Miras: Güney Afrika’da Osmanlılar
Ömer Aymalı / Dünya Bülteni 



5 Şubat 2015 Perşembe

med ve cezir







Yorulmadın mı? 
Bir ileri salınıyorsun, bir geri, 
Ne istiyorsun? 
Nereye gidiyorsun, dur durak bilmeden? 
Sanki sen de benim gibi 
İki kalplisin; köle ve özgür. 
Biri kaçmak istiyor diğerinden, 
Ama kaçmak imkânsız! 
Söyle ey deniz! 
Sende hem iyilik 
Hem de kötülük mü var?
Sükûnetinde güven mi var? 
Dalgalarında ürkeklik mi? 
Yayılışın kolay; çekilişin zor mu? 
Alçalışın zillet, yükselişin övünç mü? 
Sessizliğinde hüzün, coşkunda müjde mi var ? 
Söyle ey deniz! 
Sende hem iyilik, 
Hem de kötülük mü var?
Durdum, gece kapkaranlık. 
Deniz, bir ileri, bir geri. 
Ne deniz verdi bana yanıt, 
Ne toprak. 
Gece ağarmaya başladığında 
Ve tan ufku sürmelediğinde, 
Bir ırmağı işittim mırıldanan; 
Kâinat, dürülme ve açılmadır. 
İnsanlar içinde iyiler de var, kötüler de, 
Denizde de med ve cezir!


Mihail Nuayme








Dünyaya ait işler için Cevşen okunur mu?


Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder.
– 17. Lem’a, 13. Nota, 2. Mesele








4 Şubat 2015 Çarşamba

Kalbinizi mahvetmeyin



Hayırlı şeyleri tehir etmeyin, hemen yapın! 
Şeytanın oyununa düşmeyin! Kalbinize şeytanın zehirli ışınını tutturup da kalbinizi yaktırmayın, kalbinizi mahvetmeyin!



Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)




Allah'ın rahmeti ve lütfu


Sakın yaptığınız işlerde ve bulduğunuz manevi halde kendi gücünü görmeyin. Bu hal kişiyi azdırır ve yaratanın rahmet nazarından uzak bırakır.
 (Şeyh Seyyid AbdülKadir Geylani k.s. ) 
Yine Hazreti Pir şöyle buyurmuştur: "Bu yolda gayret göstermek gereklidir fakat; gösterdiğin gayretin ve yaptığın amelinle bir yere gelebileceğini asla düşünme, böyle düşünmek kendinde varlık görmektir.Böyle düşünmek bu yoldaki en büyük felaket ve nasipsizliktir. Senin amelin beş para etmez. Bu yolda ilerlemek senin amelinle değil, Allah’ın rahmeti ve lütfu ile olur."


Merhamet edenlere Allah cc da merhamet eder.




Siz yerdekilere merhemet edin ki,göktekiler de size merhamet etsin. 

Tirmizi





Allahını seven defansa gelsin



“Neler olup bittiğini hiçbir ayetten hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı”*
Kurufasulyecide caz çalınınca tedirgin oluyor insan
Tartışma bitti: yaşamak daha zor Çince’den
Bir bardak suda fırtına kopuyor da, sancı dinmiyor mesela
Ezra Pound ne derdi acaba bu duruma
Al sevgilim, şiir ol bununla, ya da öl sen bilirsin
Forget me not! Emir değil, çiçek veriyorum

Ben buranın yalancısıyım
Cevabı “Sana ne lan” olan bunca soruyla
Hiçbir şey değil bunca yalan yanında
Hızırla kırk saatin ikincisinde takılıp kaldı saat
Sıkı dur!
Ömrüm sıkı durmakla geçti benim

Teminat mektupları, kredi başvuruları ve şehitler
Bir Semazen’in elinde Dom Perignon
Adam hoşgörünün şerefine kaldırıyordu kadehi
Doktorlara damar yolundan puan verecek Allah
Müslüm Baba o yolda karşımıza çıkar belki
Nur city versus Sin City
Cities in the cities
Arabanın anahtarı da lastiğin altında olsa ya
Bahse girerim böyle bir bahis yok
Delilik bile başkalarının karar verdiği bir şey
Ruhunu vermek istemeyen seyirciyi bulursak belki
Delilerin hakkını ödeyebiliriz ve delillerin
Komik rakamlardan bahsediyorlar, hiç komik bulmuyorum
Şunu biliyorum;
İnsanlar ölürler, ölürler, ölürler, ölürler, ölürler, ölürler,ölürler,ölürler, ler, ler…

Kondüktör surat asınca canım sıkılır, sen surat asınca trenler yoldan çıkar, bir köprü bombalanır

Bırakalım içimizde kalsın birikmiş olanlar biraz da
İçte olan, içte kalırAynadaki kör nokta, şairin boğazındaki düğüm
Tek alternatifimiz tıp olabilir mi?
Bunu bütün samimiyetimle soruyorum
Gül olarak değer kazanamayan çiçekler
Aranjmanlara figüran olan dallar
Günülenen günlerle geçen günler
Mutluluğun resmindeki fotoşop
Adına şiddet uygulayabileceğim pek çok şey
Peki; Acıya dair bir sözü yok mu Atatürk’ün
Taşındım her gün bir yerden öbürüne, taşan bir öfkeyle taşınıyorum
Güçlükle çıkarılıyor kelimeler enkazdan
Yorgun bir kurşun kadar yorgunum, tüm namluların sıcaklığı sırtımda
Gözlerimde tetiği çeken ellerin hıncı
Çocukluğa inilmez, çocukluğa çıkılır!
Freud yanlış biliyor, O’nun suçu değil bu
Minare boyunu geçen binalardan korkuyorum
İşgalden kurtulmamış şehirlere düşmanım
Yara bandını paranın üstünde görünce açılan yara gibi
Ne olduğuna dair en ufak bir fikrim(iz) dahi yok
Teolojinin tüm imkanları diye bir şey yok
İmkansızlıklar da imana dahil
Anahtarın aslanla bir ilgisi yok

*Osman Konuk’un sorusu üzerine
Murat Özel
İzdiham


can çekişme vaktine kadar...




" Allah bizi dünya hayatından can çekişme vaktine kadar korkusuyla umudu eşit olup can çekişme halinde ise umudu korkusuna baskın gelenlerden eylesin "
Muhyiddin İbn Arabi (k.s.)



Bir şapka şehidinin ardından şapka çıkarmak...






Taklitçiliğin her türlüsünü karşısına alan Atıf Hoca ve diğer şapka şehitlerinin bu kutsal mücadelesine hem şapka çıkarıyor hem de ‘şapka’yı çıkarıyoruz. Çıkarıp atıyoruz. Üzgün değiliz, artık devir değişti! Ey Frenk parçası, ne başımızın ne de başörtümüzün üstünde yer yok sana!

orktuğum başıma geldi! Onca çabama rağmen o gün de kaçamadım “devir değişti” klasiğinden. Başörtüsü üzerine şapka yakıştıran arkadaşımı bir kez daha uyarayım istedim. Bu sefer Atıf Hoca’yı araya soktum hem de. “Kemiklerini sızlatıyorsun İskilipli Atıf Hoca’nın… Hâlâ mı şapka?” dedim. Ben arkadaşımı can damarından yakaladığımı, bu sefer şapkadan kesin vazgeçireceğimi sanayım, cevap çoktan hazırdı: “Üzgünüm Zeynepciğim, devir değişti!” … Böyle keskin bir cevaba mukabil ne söylenebilirdi ki? Ben de bir şey diyemedim nitekim. Zaman sonra “Pekiyi, sen bilirsin” deyip çenemi kapadım.
 “Devir değişti” repliğine muhatap olmuşluğumuz çoktur hepimizin. Zamane insanının; mantıklı bir açıklamasını yapamadığı, bir değere dayandıramadığı davranışlarını ve fikirlerini savunabilmesi için kendini yormadan sarf edebileceği kısacık bir cümle işte... Öyle bir cümle ki bu, cevaben söylenebilecek bütün sözcükleri ağzına tıkıyor insanın. Kestirip atıyor: “A canım, artık devir değişti!”
Değişime maruz kalanın zaman değil, insanlar olduğunu bilmeme rağmen bu cümleyi duyunca ister istemez ürperiyorum ben. Ne zaman konuşmaların akışı, bu iki kelimenin zuhuruna işaret edecek olsa, oracıktan hemen sıyrılmaya çalışıyorum. Yeni bir tavizin ayak sesleri gibi geliyor bana bu kelimeler... Sinsice yaklaşıp giriyor aramıza; bilinç zırhımızın yokluğunu fırsat bilip içimize yerleşiyor… Bir zaman sonra attığımız geri adımların izahına daraldığımız vakit, başlıyoruz bir robot gibi: “Devir değişti, değişti devir!”
Geçtiğimiz günlerde, hakkında çıkarılan idam kararı sebebiyle şehit edilen mümtaz âlim İskilipli Atıf Hocaefendi’nin naaşının seksen dört yıl aradan sonra bulunduğunu, cenaze namazının kılınıp yeni kabrine defnedildiğini okuyunca içimde bir şeyler kıpırdadı. Uzun zamandır içime oturduklarını hissettiğim o iki kelime de ayağa kalktı birden: Devir değişti!
Haberi okumaya devam ettim: Eski milletvekili Mehmet Sılay’ın bir grup gönüllüyle on sene boyunca yürüttüğü araştırmalar sonuç vermiş, seksen dört yıl aradan sonra bulunan naşın cenaze namazı kılınmış ve yasinler eşliğinde mübarek kemikleri teker teker İskilip’teki ebedi istirahatgâhına defnedilmişti. İskilipli Atıf Hoca’nın verdiği bu imtihan ne ağır bir imtihandı ki, 1926 yılının 4 Şubat sabahında Ankara Hapishanesi önündeki idam sehpasından alınan naşı, yıkanmadan, cenaze namazı bile kılınmadan apar topar gayrimüslimler ve kimsesizlere ait bir kabristana gömülmüştü. 
Atıf Hoca’nın, Şapka İktisası’ndan bir buçuk yıl önce neşredilen Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli kitabını duymayan, milli ve dini kültürümüze duyduğu sadakat uğruna verdiği mücadeleyi bilmeyen var mı aramızda? Ya da son mahkemesinden önceki gece savunmasını hazırladığı sırada daldığı uykusundan uyanıp yazdığı müdafaanamesini yırttığını… Bunu niçin yaptığını soran ve aynı suçtan yargılanan Tahirü’l Mevlevi’ye; dedi. Göreceksin, beni idam “Kâinatın fahrini gördüm. Bana, ‘Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun’Göreceksin, beni idam edecekler, Allah’ın sevgilisine kavuşacağım” diye cevap verdiğini… Bilmeyen var mı? Allah katında âlimin mürekkebi, şehit kanından daha makbulken; Atıf Hoca’ya her ikisinin de nasip olması ne büyük lütuf!
Sahiden değişti devir. Takvimler 1926’yı değil, 2010’u gösteriyor. Devrin tahavvülü sadece bu kadar ve olağan. Ancak korkutucu olan, milletçe değerlerimiz üzerinde yaşadığımız değişim. “Hamdolsun, şapka giymeden ölüyoruz” diyerek boyunlarını ilmeğe uzatan bir ecdadın torunları olarak milli ve dini kültürümüze ne kadar bağlıyız? “Benim adım Maşallah, şapka giymem inşallah” deyip şahadete yürüyen Maşallah Ali Efendi görse şu hâlimizi, başörtümüzün üstüne konuveren şapkamıza hiddet dolu bir subhanallah çekmez mi? Demez mi ki “Evladım, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”
Şapka devriminin ilk günlerinde açtığı “Şen Şapka” mağazasıyla gece-gündüz demeden şapka dikip parsayı toplayan Vitali Hakko, “Herkes hayata sıfırdan başladığını söyler, oysa ben sıfırın altında başladım” diyor servetinin hikâyesini anlatırken. Aslında Vitali Hakko’nun bu sözleri, bir milletin ateşinde nasıl pirzola pişirdiğinin aleni bir kanıtı. Ancak biz safdil Müslümanlar hâlâ bu markalara paramızı dökmekte beis görmüyor; aksine bu etiketi kendimiz için bir ziyadelik sayıyoruz. Acımızdan nemalanan bu insanların zenginliğine zenginlik kattığımızın idrakine hâlâ varabilmiş değiliz. 
İskilipli Atıf Hoca’nın müdafaa sunmamaya karar verdiği gece dudaklarından dökülen şu cümle ne kadar manidar: “Zalim ve katillerle mahşer günü elbette hesaplaşacağız!” Bu cümle görünüşte bizleri bağlamıyor, doğru. Ama Atıf Hoca şu halimizi görebilseydi şayet, ortada bir zorlama yokken sadece taklitçi duygularını tatmin için şapkaya başını uzatan zamane Müslümanlar için nasıl bir cümle kurardı, bunu tahmin etmek de zor değil…
Taklitçiliğin her türlüsünü karşısına alan Atıf Hoca ve diğer şapka şehitlerinin bu kutsal mücadelesine hem şapka çıkarıyor hem de ‘şapka’yı çıkarıyoruz. Çıkarıp atıyoruz. Üzgün değiliz, artık devir değişti! Ey Frenk parçası, ne başımızın ne de başörtümüzün üstünde yer yok sana!
Zeynep  Şahin