30 Ağustos 2015 Pazar

-çocukluğuna inelim mi? -yok çıkamıyorum sonra









Ben küçükken leğende yıkanan,sıcak sudan çığırıp  kafaya tas yiyen çocuktum.

Hüznüm bundandır belki bundan




bileklerimde kararan aya söylenmiştir






ı. 
esmer bir çakmaktaşıyım hâlâ
affetsin beni günahlarım
bileklerimde giderek derinleşen kesik
sen ve solgunluğum; gökyüzü
ayın elinde büyüyen acım
bir sakarlığım ben diyorum
bir paltom bile vardı bir zaman
duymuyor kimse
biri sesleniyor ordan
-çık da eğlendir bizi


ıı.
ah kime seslensem sen değilsin
ben burada
sesimde bozkırın nezaketi
bozkırın hıncı
kan ve bilgelik
ah bir yere döküldüm ki sonsuz
uzak desem, eski desem
ve sökülüp gelen ayrılık
tercih ve felaket
biri sesleniyor
-çık da avut bizi



ııı. 
ama bu sokak, bu arka bahçede
ağır ağır geçiyorum boşluğun içinden
ey boş odaların hıncı
çekmecelerin, rafların uykusu
ey yeni sözlerdeki buğu
içli adamların kaldırdığı cenaze
işte döndüm ve oturdum eski masama
pikapta “yalan dünya” her şey bomboş
çayda eski bir keder
havada gecenin huyu
biri


ıv.
biliyorum, iyi olmadı bu prova
biliyorum dört mevsim, bir yıl, kara proletarya
gurme mi olsam şimdi, kanaat önderi mi
ah cebimdeki çakıyla kazıdığım masal
ki acının sesi var, söylemiştim
bir alık yüzüyle geçtim salondan
ve unuttum ardımdan söylenenleri
taşa dönüştüm, yağmura ve kışa
üçünün de belleği yoktur diyorlar oradan

-hadi çık da unut bizi

Selim Temo









:)













Ah ki,yarasızlıktır derdimiz



Kavgayı ne için icat etmiştik, hatırlayan var mı?
Uzun zamandır her konuda sadece deliler gibi didişiyor ve kendimiz dışında herkesi insanlık dairesinin dışına atmaya çalışıyoruz. Bizi birbirimize benzeten neredeyse tek vasfımız artık bu!

Doğruluğu ve mertliği olmayanın sözü nedir, davası nedir, gayesi nedir, varacağı menzil neresidir?
Yeni medyatik paylaşım kültürü, derin acıların, can yıkıcı merakların, kalp sızılarının içimize işlemesinin önüne geçmek için paratoner malzemeler üretti. Duyarlılık esansına batırılmış klişe cümleler, güya vicdan kanatacak fotoğraflar, suçu birilerinin üstüne yıkacak haber başlıkları, özenle bünyeden uzakta tutulan gündelik trend topic yüklenmeleri... Tıkla, paylaş, ardına :(ekle ve kurtul, sonra bir altta sınırsız sorumsuz makaraya devam!

Birbirinin derdiyle dertlenemeyen, kendini bir diğerinin yerine koyamayan, bunu hiç denemeyen, kendi hikayesi dışında hiçbir hikayeyi anlamaya niyeti olmayan ve dolayısıyla kaskatı bir dünyanın içinde kaskatı bir insanlıkla yaşamaya mahkum olan tek kişilik sağır dünyaların sahipleri durmadan neyi kiminle paylaşıyorlar. Bu çılgın paylaşım müptelâlığının anlamı nedir?
“Ne çok acı var” dedi elindeki kitabı kapatarak biri. “Evet yaa, retweetle retweetle bitmiyor!” dedi diğeri.
“Ateş düştüğü yeri yakar” der ya eskiler, işte öyle... Biz, 'ateş yine bize değil de başkasına düştü'nün örtülü sevincini paylaşıyoruz sanki daha çok kendi aramızda.
Yeni yaşama kültürü sürekli insanı yaralanmaktan alıkoyan bir zihin konforuna, bir insaf uyuşmasına, bir kalp kamaşmasına yatırım yapıyor. Bugün hayatı ve insanı özünden zedeleyen şey aslında biraz da bu. Yarası olmayan acıyı bilmez, sabırla pişmez, kemale yönelmez. Kendi 'ah'ını bilmeyen başkasının feryadına kulak vermez. Yaralanmayan yaralar. Canı acımayan can acıtır. Rahmeti bilmeyenin merhameti olmaz. Bakın etrafınıza, bunca yara bere içinde yarasızlıktır bizim asıl derdimiz!
Acıyı tecrübe edenler, paylaşmaya çok da müsait bir şey olmadığını bilirler. Acı öğrenmemiz içindir, insan olmamız içindir. Bir zaman içine girdiğimiz ve dışına çıkamadığımız bir şeydir. İçinde büyüdüğümüz, derinleştiğimiz, katmerlendiğimiz, renklendiğimiz, güzelleştiğimiz bir koza...
Gaye kelebek olmaksa, her koza bir çilehane...
Yarelerim hoş görünür gözüme/ Bir derdim var bin dermana değişmem” diyor Şah İsmail Hatayî. Vah ki, yarasızlık derdinden muzdaribiz biz bugün!

Dert insana lazımdır, yara cana lazımdır.
Kendi kalbinin duvarına ucu küt kalemiyle, “Tevekkülün serinliğine ermek istiyorsan, sabır ateşinde pişmeye gönüllü olacaksın!” diye yazdı beyaz saçlı adam...
Kendini, yaralarıyla iyileştiren insanlar da var.
“Sanma ki derdinden kaçanın” dedi meczup “yolu dermana çıkar!”

Gökhan Özcan
Yeni Şafak

(Çok muhterem bir yazar.Yazıları sanki havasız  bir odada pencere açar gibi.İçi serinliyor insanın.Allah ondan ve onu yetiştiren anne babasından razı olsun.Amin)


22 Ağustos 2015 Cumartesi

beni, yaşamın şakaya gelen taraflarında unutsalardı







ben burada kendi ağzımla tasalandım
kendi adıma koşmakla ve görmekle kendi adıma 
size de olmaz mı?

kendi ağzının uyumsuzluğunu dindirmek
şeyleri olmayan hesaplara tasa uyanmak
bulunduğu yatak düşlediği evin balkonuna 
uymayınca; içindeki kendi yaşama mesafeli
epeydir hani gövdesi dinlendirilmiş bir omuz
isteği yaşama külfetli alnı dar bir çekyat 
uyumak vaktidir diye tüm ebeveynler 
bu düzenin ayaklarına, kendi dizlerimi
uydurmakla görevlendirildim

bazen ben
raflara dizecek yaprak kalmayınca 
ağzımda ne kadar cümle varsa yerini değiştiririm:
göğsümün en etli yerine bastırılan bir çivi gibi

isteğimdir
beni, yaşamın şakaya gelen taraflarında 
unutsalardı keşke
bunu ben, koşarken kendime söyledim


Müslüm Yüksel










Biz hep Mario hep Mario






Azametini kaybetmiş dökük sarayların, çorabındaki deliği saklar gibi gökdelenlere olan mahcubiyeti takdire şayandır. Sıradaki pardon inatla sahilde ev almaktan vazgeçip kırsala taşınan efsane dedelerden tüm torunlara gelsin. Şu an aslında Esenyurt'ta değil de Halim Paşa Konağı'nda oturması gereken birçok tanıdığım var. Üçüncü sayfa haberlerinin ve ucuz bülten haberciliğinin sloganik cinayet manşetlerinden bıkmış olacak ki, kader artık ağlarını örmüyor. Suyumuza elektrik verip üçer beşer çarpıyor bizi. Bazen de bir çift yeşil gözle. Tavşanın ışığı görünce kalması gibi kalırdım ben de. Ve kader farlarını örüyor, arabayı tavşana doğru sürüyordu.

Hepsi bu. Devamı olmaz ve hatta sonu da bu masalın. Biz gecekondu prenslerinin prensesleri hep giriş kattadır ve uyumaz. Bu yüzden de saç uzatmazlar. Masallar bizim uyumamızı sağlayan akülü arabalı veletlere babalarının satın aldığı hayallerdi. Biz hep Mario hep Mario. Komşunun oğlu ile ortak kurtardığımızdan, tek kahraman olamadık. E malum ortaklık da racona ters, yol verdik prensese. Sanayi atıklarının deresinde yüzdüğümüzden, bizi öpsen de hep kurbağayız. Prense dönmesek de sevinçten deliye dönebiliriz.  Bremen mızıkacılarına aşinayız tabi ama Ahmet Kaya ile bir başkayız. Anlamlarını bilmediğimiz sözlerini bir Tofaş içinde beş kişi bağırarak sahilde söylemişliğimiz var.



Mihraç Cerrahoğlu







21 Ağustos 2015 Cuma

İnsanları tanıyan yalnızlaşır.Hz Ali (r.a)




Bana diyorlar ki:
“Eskiden böyle değildin,artık çok içine kapanıksın!” 
Cevap veriyorum; 
- İçindekiyle yetinen gönlüm sizi ne yapsın. 

Truman Show







"Allah doğru yolu seçenleri,daha derin bir doğru yol bilinci ile destekler. 
Meryem Suresi/76"


Truman Show vay be bu nasıl bir filmdir böyle.Yıllar önce izlediğimde çok etkisinde kalmıştım.Çok eskiden izlediğin bir filmi daha sonra yaşadıklarınla bağdaştırıp ders alabiliyorsun.Nasıl bir hayatım vardı deyip muhakeme yapabiliyorsun.Seni kendi yalan hayatlarına çekiştirip duran dost arkadaş ve akrabalarını anımsıyorsun bu filmde.Onların gittiği yoldan gitmediğine hamd ediyorsun."Yaşasın denizleri aştım da geldim.Kurtuldum.Truman gibi ben de çıktım o kapıdan diyebiliyorsun."Allah ayaklarımızı hep doğru yolunda sabit kılsın.Amin

Truman insanların hayran olduğu bir adada güzel bir eşe,başarılı bir işe ve mutlu bir yuvaya sahiptir.O hayatının gerçek olduğunu zanneden dünyada izlenme rekorları kıran bir programın yıldızıdır.Bir tanrısı vardır,Etrafında olup biteni programlayan koca bir ekip,yapay bir güneşi rüzgarı,mevsimleri,dostları..her şey ama herşey sahtedir. Truman dışında.Huzurlu ve mutlu zannettiği hayatını koordine eden bir tanrısı vardır.O ne isterse o olmaktadır.ve gerçek dünyada onu yerinden kalkmadan beyinleri uyuşana kadar fanatik hale gelmiş izleyenleri.Bebekken alınıp bir projeye dönüştürülmüştür,O tanrısının elinde rant,raiting ve bir kuklaya dönüştürülmüştür.
Herşeyin yolunda gittiği sırada öldüğünü zannettiği babasını görür.ve uyanma başlar Truman.Bu yapay dünyanın içinde onun gibi saf biri daha vardır.Syliva.O na gerçeği fısıldamıştır."Hadi kaç her şey yalan herşey sahte"Unutamadığı kadının Fiji de olduğunu zannetmektedir.Hayıır o na yalan söylenmiştir.Truman'nın en büyük korkusu denizdir adadan nasıl kaçıp sevdiğine gidecektir.Muhteşem bir ayılma,kendine gelme,bir silkelenme ve kararlılık.Ve kaçış planları.Eeee tanrısı boş mu duracaktı.Rant kapısı yıllar sonra sömürüldüğünü anlayıp bu kabustan uyanmıştı.Kaçmasın diye önüne yapay yağmurlar,barikatlar ve tüm engellemelere ve büyük korkusuna rağmen o tekneye binmiştir.Tanrısı iş başında.Fırtına üstüne fırtına,Dayanır.Az mı tuzlu su yutmuştur.Yuttuğuna değmiştir.Tanrısını dize getirdiğini zannederken o da ne teknesi ufka batmıştır.(burada ağlanır)
Dehşet.Hapistir.Yıllardır hapis hayatı yaşamıştır.Yalan bir hayat.Merdivenlerden usulca ve korkarak çıkar.Tanrısı dayanamaz.(E paracıkları gidiyor tabi.)Truman'ı ikna etmelidir.Show devam etmelidir.Truman selamını verir,artık korkmuyordur.Kapı Truman'nın özgürlüğüne açılmıştır.Ve biten bu show la amerika normal hayatına geri döner."İnsanlar kendilerine sunulan dünyanın gerçekliğini kabul eder.(Truman Show)" Dünya onların ahirette bizim olsun.Yalan hayat,yalan dostlar ve ziyan olmuş bir hayat.Belki Allahu Tealaya hayırlı bir kul değilim.Geçmişe baktıkça çok vakit kaybetmişim diyor insan. Zarar ziyan ve boş dostluklar ile geçen bir hayat.Bizi tüketen boş zaman ve insanlardan Allah'a firar edelim.O beni dost edinin diyor.

Öyleyse Allah'a kaçınız.Zariyat/50


***



Truman Show filminde en etkilendiğim sahnelerden biri de Truman'nın kaçmaya çalıştığı küçük teknenin ufka saplanması.Bütünüyle kuşatma altında bir hayattan kurtulabilmek için kendi tanrı krallığını ilan emiş ve bu iktidar üzerinden kendi ekonomik canavara dönüşmüş adamlardan kurtulabilmek için her türlü korkusuna rağmen kaçmaya çalışan bir adamın tekneyle ufka saplandığını görmek çok ama çok can yakıcı.

Kaçmasının önünde onlarca psikolojik,sosyolojik,fiziksel engel oluşturulmasına rağmen cesaretini ve varolma gerekçelerini arama duygusunu yitirmeyen bir adamın tam sonuna yaklaşmışken tanrı kralın ürküten sesine bile kafa tutmuşken ufka saplanması ne kadar acıtıcı.

Ufuk diye hayaller kurduğun şeyin aslında dekor olduğu gerçeğiyle yüzleşmek çok zor.

Şimdi soru şu; hepimizin tek tek gerçekliğine inandığı halde hayatımızda sadece dekordan ibaret olan neler var?

Kendim bu soruyu düşünmek istiyor muyum?

Hayır.



Tarık Tufan






17 Ağustos 2015 Pazartesi

Üç Yetim Nereye Bakıyor?




Babasızlığı giyindik üzerimize...
Bir babanın bittiği yerde yetimlik başlar. Yetimlik, cennet mesaisi. Bir baba ölünce, yetimin kalbini kurşunla tararsın. Bir baba bitince, yetimler aynı kaptan içer gözyaşını. Babalarının ayak altı en güzel sokağı yetimin. Babalarını bölüşen kızlardı onlar. Omzu benim, kucağı kardeşimin.. Kahvaltıda baba yanına oturmak için sabah çekilişi yapan kızlardı onlar. En güzel elbiselerini giyip her sabah baktıkları ayna kırıldı. Ayaklarına sırayla giydikleri baba terliğiyle yetimliğe ilk adım. Konacak yerleri talan olmuş bu üç yetim serçeyi hangi dal avutur bu saatten sonra. Ekmeğin sıcağı baba, kızlarının sevdiği üzümü tezgahta seçen baba.. Babalarından sonra dağılan nar gibi yetimlik.
Üç yetim nereye baksın?  Nereye aksın bu üç yetim ırmağın çocukluğu. Bir babanın en güzel şiiri üç dize. Elif, Ayşe, Zeynep.. Üç şiirin en büyük şairini vurdular.
Dün yerden göğe kadar şehit edilen Ahmet Çamur’un yetimleri nereye baksın.
Deklanşöre son kez basılır ve son pozunu toprağa verirsin. Acıya parmak değil gözyaşı basmak isteyen bir halim var bugün. Adliye koridorlarından, olay yeri incelemesinden,  muhabir kalabalığında uçuşan son dosyalardan ve bir gecede uzmanlaşan bayat analiz kravatlılarından, alt yazı trafiğinde bol selektörle gelen son dakika olaylarından kenara çekildim. Köpekler hep babaları bitiriyor, kan köpekleri.. Yetimliği başlatıyor.. Dağın kan köpekleri.
Gözyaşı nemi üzerinde üç cennet damlası yetim kızlara bakıyorum. Kefenlenmiş ağacın üç yetimi. Kimse o üç  yetim damlayı  bahçeden babaları kadar güzel toplayamaz. Gömleğinde üç damlanın uyku lekesi, silkelemeye kıyamaz. Yağmur yağdığında kimse onun gibi ceketinin altına sığdıramaz. En tepedeki atlıları göstermek için kimse onun gibi sırtına alamaz.
Kimse, onun gibi hayırlı evlat arşivi tutamaz. O bahçe, talan olduysa ister gül yağdır ister papatya dök, üç yetimin çocukluğuna, kimse onun kadar güzel açamaz…
Ve bir babanın bittiği yerde yetimlik başlar. Evet, bedeni toprağın açığını kapatmış; lakin ayakta kalan şerefi gaddarlığımıza ev ödevi olacak Ahmet Çamur’un yetimlerini yazıyorum.
Babalarından sonra dağılan üç narı yazıyorum. Bu saatten sonra sırtlarına kat kat insan giyinseler de babasızlığın üşüttüğü kalplerini yazıyorum. Baba, tezgâhta kızının sevdiği üzümü seçip tane tane sevinendir.
Baba, evladının gözyaşı geçiren saati gibidir derdiyle ıslanır; ama her zaman doğruyu gösterir.
Baba, evladına lapa lapa yağandır; ama üşütmez. Fukarası olduğumuz şeylerin zenginidir baba. Sürekli biriktirdiğimiz; ama asla harcayamadığımız, mezun olmak istemediğimiz ‘Merhamet Fakültesi’ baba.
Amacım, acıdan dağılsa da yatağına sessiz sessiz akan gözyaşı ırmağı üç yetim damlanın  yüceliğine matuf, birleştirmek istediği parçalanmışlığımızı, onların vakarında hafif kalışımızı yazmak.
İnsanlığın, adamlığın, kemikleri sayılırken, kefenlenmiş vicdanımıza da toprak atan asilliklerini yazıp, sefilliğimizi güncellemek amacım.
Allah, seni adam yaratır; lakin sen şerefin, haysiyetin, onurun, erdemin genlerinden taş çalarsın. Ne oldu da şeytanın kadehini annenden emdiğin beyaz ırmağa daldırdın? Ne oldu da şerefin sütten kesildi? Bize ne oldu, ya Allah! Ne oldu da tuzağın, hilenin, sıçratacağımız çamurun tiryakisi olduk? Ne oldu da gereceğimiz çarmıhlar için mazlum avına çıktık! Ne oldu da tasmalar yağlayıp boyunlar kızarttık!
Bilmem ki ne oldu? Ne mi oldu? Üç yetim damlanın uykuları viran, bahçeleri talan oldu. Babalarının omuzlarına binip göğe dokunma seferleri iptal oldu.
Esra Elönü


-Merhumeyi nasıl bilirdiniz? - Bizden değildi



I

Ne güzel dağlar, ne güzel ormanlar, ah, ne güzel bozkirlar var. Bir de durduramadığımız binalar...
İyi bir müzik paylaşacak kadar vaktiniz yok değil mi? 

II

Sanırsın İstanbul işgal altında ve erkekler tabutlarla Anadoluya silah sevkinde, kadınların her biri bir Halide Edip... 
Savaşıyormus gibi, savunuyormuş gibi yaptıran bir yanilsamaya kapılmış olmayasınız!


III

Anketlere ve haberlere ve hakkı yenildiğini söyleyerek alemi ayağa kaldırıp başkalarını öldürmeyi adet edinen örgüt ve cemaatlere inandığım gün ben de sizden olacağım, işgaliyeyi kime veriyoruz?


Zeki Bulduk